A Harfi İle Başlayan Deyimler ve Deyimlerin Anlamları Hakkında Bilgi

  • PDF

Acemi çaylak : Toy, tecrübesiz, beceriksiz Pornographic films present sexual fantasies and usually include erotically stimulating material such as nudity. The object or situation of interest is called the fetish; the person who has a fetish for that object/situation is a fetishist. Bottom and submissive are widely recognized terms for those partner in the relationship or activity who are, respectively, the physically receptive or controlled participants. The term applies to the depiction of the act rather than the act itself, and so does not include live exhibitions like sex shows and striptease. Depictions of male and female masturbation are common in pornography, including gay pornography. Generally, interest differs between people, and gender depends on sexual orientation. Pornography is often referred to as porn and a pornographic work as a porno. Although interracial pornography theoretically can apply to depictions of sexual activity between cialis performers of any different racial groups, the term is most commonly used for heterosexual sex acts between black and white performers. Since development and pronunciation of the buttocks begins at menarche and declines with age, full buttocks are also a symbol of youth. A pearl necklace is a slang term referring to a sexual act in which a man ejaculates semen on or near the neck, chest, or breast of another person. Related genres include: Amateur pornography originally referred only to pornography produced by amateurs but now also includes professionally made pornography designed to appear as if it were amateur. Bisexual DVDs sell much better online than in adult video stores, possibly due to customers in stores feeling embarrassed to buy them. Others may also use vibrators and other sexual devices more commonly associated with female masturbation. There may be more than two participants; both group sex and gang banging can be included. Heterosexual bareback sex, as opposed to sex with condoms, not only poses an increased risk of STIs, but for pregnancy as well. Interracial pornographic films have experienced an explosion in popularity, becoming one of the fastest-growing and biggest-selling genres. kimse.
Acemilik çekmek : -1. Bir işte bilgisiz ve deneyimsiz olduğu içjn sıkıntı çekmek. -2. Bir yerin yabancısı olduğu için bocalamak.
Acem kılıcı gibi İki tarafı (taraflı) kesmek: Yandaşlarına da, karşıtları na da zarar vermek, her iki yanı da kırmak.
Acentadan çıkma : Yeni, gıcır gıcır (araba).
Acı çekmek (duymak) : -1. Vücutta herhangi, bir yara, ezik vb. nede niyle aa duymak. -2. Yaptığı bir işin kötü sonuçlanmasından ötürü üzülmek.
Acı gelmek (bir şey, birine) : Bir söz, durum, davranış ona dokun mak, onu üzmek.
Acından ölmek : -1. Çok acıkmış olmak. -2. Açlıktan ötmek.
Acı kuvvet: Zorlayıcı, ezici güç.
Acısı çıkmak : Bir güçlüğün daha sonra olumsuz, kötü sonuçlarını gör mek, yaşamak.
Acısı içine (yüreğine) çökmek (işlemek) : Üzüntü yaratan bir olay belleğinde, gönlünde derin iz bırakmak.
Acısını almak : -1. Act tadını gidermek. -2. Sızısını, üzüntüsünü gider mek.
Acısını çekmek (bir şeyin) : Yapılan yanlış bir işin üzücü sonuçlarını görmek.
Acısını çıkarmak (bir şeyin) (bir kimseden) : -1. Uğradığı maddi ve manevi kayıpları gidermek . -2. Zamanında gereği gibi yapılamayan
bir-şeyi fırsatı düşünce fazlasıyla yapmak; telafi etmek, gidermek. -3.
Yapılan bir kötülüğe kötülükle karşılık verip öç almak; intikam almak.
Acı soğuk : Çok üşüten, sert soğuk.
Acı söylemek: Yanlış yolda olan bir kimseyi çekinmeden uyarmak, sert dille eleştirmek.
Acı tatlı: Hem hoş hem üzüntü verici olan.
Aciz bırakmak (birini) : Birini çaresiz, güçsüz duruma getirmek.
Aciz kalmak : -1. Hiç bir şey yapamayacak duruma gelmek. -2. Bütün çabalarına karşın o işi yapamamak ; çaresiz kalmak.
Acze düşmek : Güçsüz kalmak, beceriksiz olmak.
Aç açına : Aç olarak, hiçbir şey yemeden.
Aç bülaç : Perişan, yoksul, bakımsız bir durumda.
Aç gözlü : Azla yetinmeyen, doymak bilmeyen (kimse) ; haris; gözü aç.
Aç gözünü, açarlar gözünü : Çok dikkatli ol, yoksa çok şeyler kaybe dersin, act olaylarla karşılaşırsın.” anlamında.
Açığa almak (birini) : Onu tam yetki ve sorumlulukla yaptığı, görevden
almak.
Açığa çıkarmak (birini) (bir şeyi): -1. O kimsenin görevine son ver mek ; onu kadrodışı bırakmak. -2. Bir durumu fark ederek aydınlatmak. -3. O şeyi kimyasal bir işlemle başka şeylerden ayırmak.
Açığa çıkmak: Bir durum başkalarınca anlaşılmak.
Açığa vurmak (bir şeyi) : -1. Gizli kalması gereken bir şeyi açıkla mak, belli etmek. -2. Bir davranış her şeyin belirtisi olmalı.
Açığı çıkmak : Onun sorumluluğundaki mal ya da para tutarında, tuttu ğu hesapta, eksiği olduğu anlaşılmak.
Açığını bulmak (birinin): -1. Bir hesaplamada eksiğini ortaya koy mak. -2. Birini alt etmek için, bilinmeyen, gizli kalmış bir kusurunu, hatasını öğrenmek.
Açığını kapatmak (birinin) (bir şeyin) : -1. Birinin eksik bıraktığı işleri tamamlamak. -2. Birini hesap açığını ödemek.
Açığını yakalamak (birinin) : Onun hesap hilesini, yalanını, hatalı bir işini fark etmek, bulmak.
Açık açık : Hiçbir gizli yön bırakmadan ; içtenlikle.
Açık ağızlı: Aptal görünüşlü, salak, sersem kimse için söylenir.
Açık alınla : Şerefle, şerefli bir biçimde, övünçle.
Açık bono (çek, kart) vermek (birine) : Bir kimseye bir konuda sınır sız yetki vermek, tanımak
Açık elli: Cömert kimse için söylenir, eli açık.
Açık etmek (bir şeyi): Beili etmek (Kars. İpucu vermek.)
Açık fikirli: Yeniliklere İlgi duyan, ayak uydurabilen ya da hoşgörülü bir tavır takınan (kimse).
Açıkgöz: -1. Durumları, fırsatları en iyi değerlendirebilen, becerikli, uyanık (kimse). -2. Kurnaz, işini bilen, kendi çıkarını gözeten (kimse).
Açık gözlük etmek : -1. Uyanık davranmak. -2. Fırsatlardan yararlan masını bilmek.
Açık hava : Bir binanın dışındaki yer.
Açık hava oteli: Geceyi sokakta geçirenler için sokak.
Açık kalpli: Gizlisi saklısı olmayan, düşündüklerini olduğu gibi söyle yen, samimi (kimse); açık yürekli.
Açık kapı bırakmak : Bir konuda kesin yargıya varmamak, o konuyu yeniden ele alabilme olanağını bırakmak
Açık kapı bırakmamak : Bir konuda her türlü önlemi almış olmak
Açık konuşmak: Gerçeği korkuya, çekinme duygusuna kapılmadan, gizlemeye gerek duymadan söylemek
Açıklık getirmek (İzahetme) : Konuyu daha anlatılır kılmak.
Açık mektup : Herhangi bir kimseye, kuruma hitaben yazılan ve kamu oyunu etkilemek amacıyla basın organlarında yayımlanan mektup.
Açık olmak: Hiçbir şeyi gizlememek saklamamak; içten, samimi, art
Açık oynamak: Hiçbir art düşüncesi, gizli niyeti olmamak.
Açık saçık : Yasa ve toplum kurallarına göre ayıp ve suç sayılacak öl çüde (giyim, söz; konuşmak)
Açık seçik: Çok belirgin (biçimde), açık ve anlaşılır biçimde.
Açık söylemek : -1. Kolay anlaşılır bir biçimde söylemek. -2. Çekinme den söylemek.
Açık sözlü : Düşüncelerini açıkça belirten, İçten kimse için söylenir.
Açık şehir: Bir savaşta, savunmasız olduğu önceden ilan edilen şehir.
Açıkta bırakmak (birini) : -1. Ona herhangi bir iş ya da görev verme mek. -2. Onu evsiz barksız bırakmak. -3. Onu çeşitli kişilere sağla nan hizmetten yoksun bırakmak.
Açıkta kalmak: -1. Herhangi bir işe ya da kuruluşa girememek. -2. Ev siz barksız kalmak. -3. Çeşitli kişilere sağlanan hizmetten yoksun kal mak yararlanamamak.
Açıktan açığa: Herkesin gözü önüride, gizleyip saklamadan. (Kars.
Göz göre göre.)
Açık teşekkür : Bastn organları yoluyla, ilgili kimse ya da kuruluşa İle tilen teşekkür türü.
Açık vermek: -1. Hesabı tutturamamak, gelir ile gider arasında denge kuramamak. -2. Borçlu duruma düşmek. -3. Kendini ele verecek söz söylemek ya da davranışta bulunmak. -4. Gizlenmesi gereken bir şe yi farkında olmadan belli edivermek. Açık yürekli: İçi dışı bir, dürüst kimse; Açık kalpli Açık yüreklilikle (yürekle): Hiçbir şeyi gizlemeden, samimi olarak.
Açılıp saçılmak : -1. (Kadın) Oldukça açık saçık giyinmeye başlamak.
-2. (Kadın) Oldukça serbest ve pervasız davranmaya başlamak.
Aç karnına : Boş mideyle, henüz bir şeyler yiyip içmeden.
Aç kurt (kurtlar) gibi: Aşın bir istekle.
Açlıktan gözü (gözleri) kararmak : Çok Acıkmak.
Açlıktan İmanı gevremek : Çok acıkmış olmak.
Açlıktan nefesi kokmak : Yoksul duruma düşmek.
Açlıktan ölmek: Dayanılamayacak ölçüde acıkmış olmak.
Açmaza düşmek: İçinden çıkılması zor bir durumla karşılaşmak.
Açmaza getirmek (düşürmek, sokmak) (birini) : Onu içinden zor çı kılır bir durumla karşı karşıya bırakmak.
Açtı ağzını, yumdu gözünü : “Kızgınlık, Öfke nedeniyle onur kına söz ler söyledi.” anlamında kullanılır. (Kars. Ağzına geleni söylemek.)
Ad almak : Kendisine ad verilmek.
Adama dönmek (benzemek) : Giyimi ve tavırlarıyla herkesçe beğeni lir duruma gelmek, derlenip toparlanmak.
Adam almamak (bir yer); Orası çok kalabalık olmak.
Adam başına : Her bir kimseye.
Adam etmek (birini) (bir şeyi) : -1. O kimseyi topluma yararlı bir du ruma getirmek, yetiştirmek. -2. O şeyi onarıp yarayışlı duruma getirmek.
Adamına düşmek(adamını bulmak): -1. Bir iş gerçek sahibine veril mek; bir işi en iyi, en kolay yapan kimseyi bulmak. -2. (Alay yollu) Karakterine güvenilmeyen kimseyle bir arada olmak, iş yapmak, kar şılaşmak. ,
Adam içine çıkamaz olmak (çıkamamak): Sıkılganlık, utangaçlık, yoksulluk, yüz kızartıcı bir davranış vb. yüzünden İnsanların arasına karışamamak. ^
Adam olmak : -1. Bir kimse, kendisini yetiştirip toplama yararlı bir du ruma gelmek. -2. Bir şey onarılıp işe yarar duruma gelmek.
Adam oluncaya kadar dokuz fırın ekmek İster : “Söz konusu kimse nin yetişip topluma yararlı olması için daha çok uzun zaman çalışması gerekir.” anlamında.
Adam sen de : “Aldırma, önem verme!” anlamında.
Adam yerine koymak (birini) : Ona hak etmediği değeri vermek.
A’dan z”ye kadar: Başından sonuna kadar, bütünüyle, baştan aşağı.
Âdet görmek : Kadının ayda bir dölyatağından kan gelmek; aybaşı ol mak.
Âdet yerini bulsun diye : “Gerekli görüldüğü için değil, herkes öyle yaptığı, alışıldığı İçin.” anlamında.
Adı çıkmak (birinin): Kötü bir adla anılır olmak.
Adı (bir şeye) çıkmak: Gerçekte öyle olmadığı halde, öyteymiş gibi tanınmak; ismi (bir şeye) çıkmak.
Adı duyulmak : Ünlenmeye başlamak; ismi duyulmak.
Adı geçmek: -1. Söz konusu edilmek. -2. Adı yazılmak; ismi geçmek.
Adı kalmak : öldükten sonra da adı anılmak; ismi kalmak.
Adı karışmak (bir işe, olaya) : Söz konusu iş ya da olayda kendisinin de İlgili olduğunu söylenmek; ismi karışmak.
Adım adım yer edeyim, gör sana neler edeyim : “Senin bulunduğun yere sezdirmeden bir yerleşeyim, bak sana ne oyunlar oynayacağım.” anlamında.
Adım atmak : Bir işe başlamak, girişmek.
Adım atmamak (bir yere ) : Oraya hiç gitmemek, uğramamak.
Adım başı(na) : Birbirine yakın yerlerde.
Adımım denk (tek) almak : Bir işte dikkati davranmak
Adını ağzına aptestte aJmak : Onu saygıyla anmak.
Adını koymak : Bir malın fiyatını, bir işin paraca karşılığını belirlemek.
Adı (bite) okunmamak: Ona hiç değer, önem verilmemek; iemi (bi le) okunmamak.
Adını (bir şeye) çıkarmak : Kendini o şey gibi tanıtmak.
Adını (defterden) silmek : Onunla İlişkisini kesmek.
Adı sanı belirsiz: Kim olduğu, kimin nesi olduğu bilinmiyen.
Adı ulu götü kuru : Çok ünlü sanılıyor ama gerçek öyle değil.
Adı üstünde ; Apaçık belli, adından da anlaşılacağı gibi.
Adıyla sanıyla : Herkesçe bilinen adı ve ünüyle; ismiyle cismiyle.
Ad takmak (birine) : Ona niteliklerine uygun bir ad vermek; isim tak mak.
Afakanlar basmak : bk. Hafakanlar basmak.
Afişte kalmak : Bir oyun pekçok kez sahnelenmek, gösterimi sürmek.
Aforoz etmek (birini) : Kızılan, sevilmeyen bir kimse ya da kuruluşla bütün ilişkileri kesmek, onu dışlamak.
Afyonu başına vurmak: Öfkesinden ne yaptığını bilmeyecek duruma gelmek.
Afyonu patlamak : Kendine gelmek.
Afyonunu patlatmak: -1. Bir kimsenin keyfini bozup sinirlenmesine yol açacak davranışlarda bulunmak. -2. Uyku sersemliğini gidermeye çalışmak.
Ağaç olmak : Birini ayakta uzun süre beklemek.
Ağına düşmek : Birinin tuzağına düşmek. Ağır aksak : Pek yavaş, aralıklı olarak.
Ağır basmak : -1. Ağırlığı fazla gelmek. -2. Bir yön, bir taraf daha üs tün gelmek.
Ağır başlı : Ciddi, tutarlı (kimse).
Ağır canlı: Çok yavaş davranan (kimse).
Ağırdan almak : Bir işi yapmak konusunda gönülsüz davranmak
Ağır duymak (işitmek) : Kulakları iyi duymamak.
Ağır elli : -1. İşlerini çabuk yapamayan (kimse);
Ağır gelmek : -1. Ağırlığı fazla gelmek. -2. Yapılması, tahammül edil mesi güç gelmek. -3. Gücüne gitmek, kırmak, incitmek.
Ağır gitmek : Bir iş normal temposundan daha yavaş yürümek.
Ağır hastalık: Tehlikeli, Ölümle sonuçlanan hastalık.
Ağırına (ağrına) gitmek: Bir davranış İncinmesine, gücenmesine yol açmak, onurunu kırmak (Kars. Gücüne gitmek, zoruna gitmek.)
Ağır İşrtmek : bk. Ağır duymak.
Ağır kanlı: Davranışları yavaş olan tembel, uyuşuk (kimse).
Ağırlığım koymak (Bir şeye, bir şeyden yana): Etkisini, gücünü, onu desteklemede kullanmak.
Ağırlık basmak (çökmek) (birine) : Üzerine bir gevşeklik gelmek, uyuyacak duruma gelmek.
Ağırlık merkezi: Bir İşin en önemli kısmı.
Ağırlık vermek (olmak) (birine) (bir şeye) : -1. Bir kimseye sıkıntı vermek. (Kars. Yük olmak) -2. Bir şeye önem vermek, öncelik tanımak.
Ağır olmak : Sabırlı, ciddi, soğuk kanlı olmak.
Ağır söz: Kalp kıran, onuru zedeleyen söz.
Ağır top : Bir toplulukta sözü gecen, yönlendirme gücü olan kimse.
Ağır uyku : Derin uyku. (Kars. Deliksiz uyku).
Ağız birliği etmek : Bir konuda aynı şeyler söylemeyi ya da yapmayı kararlaştırmak . (Kars. Aynı ağzı kullanmak.)
Ağız dalaşı (dalaşması): Sözle yapılan kavga.
Ağızdan ağıza : Biri ötekine, ötekisi de başkalarına söyleyerek.
Ağız değiştirmek: Daha önce söylediğinden çok farklı şeyler anlat mak.
Ağız dolusu (küfür, laf etmek) : Bol ve ağır (küfür, laf etmek).
Ağız eğmek (birine) : Bir şeyi ondan yalvarırcasına istemek
Ağız kalabalığına getirmek (birini): Konudışı sözlerle karşısındakini şaşırtıp amacına ulaşmak
Ağız kokusu : Bir kimsenin dayanılması güç davranışları, sözleri, istek leri.
Ağız tadı: Bir toplulukta, dirlik düzenlik. .
Ağız yapmak : Bir kimseyi sözle, davranışlarıyla oyalamaya, aldatma ya çalışmak
Ağlama duvarına dönmek : Herkesin derdini döküp sızlandığı biri hali ne gelmek.
Ağlamaklı olmak : Ağlayacak gibi olmak.
Ağrısı tutmak: -1. Gebe kadının doğum şanoları başlamak. -2. Her hangi bir ağrı varlığını duyurmaya başlamak.
Ağza alınmayacak (alınmaz) : Kaba, söylenmesi ayıp sayılan (söz).
Ağzı (bir karış) açık kalmak: Bir olay ya da söz karşısında şaşırıp kalmak, donup kalmak.
Ağzı bozuk : Küfürlü konuşmayı huy edinen, küfürbaz (kimse).
Ağzı burnu yerinde : Olduça güzel, yakışıklı (kimse).
Ağzı çelik (teneke kaplı): Çok sıcak yiyecek ve içecekleri rahatlıkla yiyip içebilen kimse.
Ağzı dili kurumak : Bir şeyi bıkacak derecede çok tekrarlamak.
Ağzı dili varmamak : bk Dili varmamak.
Ağzı var dili yok: Pek konuşmayan, hakkını aramasını bilmeyen (kimse).
Ağzı gevşek: Sır saklamasını beceremeyen, geveze (kimse).
Ağzı havada : Neler olup bittiğinden haberi olmayan, şaşkın, alık.
Ağzı kalabalık : Yerli yersiz çok konuşan (kimse).
Ağzı kara: -1. Kötü haberler veren (kimse). -2. Fitneci, çamur atan (kimse).
Ağzı kulaklarına varmak : Bir olay, durum karşısında çok sevinmek.
Ağzı laf yapmak : Etkileyici, inandırıcı biçimde konuşmak.
Ağzına bir parmak bal çalmak: Bir kimseyi tatlı vaatlerle, önemsiz şeylerle oyalamak, avutmak.
Ağzına bir şey (çöp) koymamak : Hiçbir şey yememiş olmak.
Ağzına burnuna bulaştırmak (bir işi): Bir işi becerememek, berbat etmek, bozmak. (Kars. Yüzüne gözüne bulaştırmak.)
Ağzına geleni söylemek: Kızgınlık, öfke, vb. etkisiyle kına ve kaba sözler söylemek. (Kars. Açtı ağzını yumdu gözünü.)
Ağzına kadar: Boş yer kalmamak üzere.
Ağzına (ağzınıza) sağlık: Yerinde, en uygun zamanında söz söyle yenlere iltifat olarak söylenir.
Ağzına sakız etmek (bir şeyi) : 0 şeyi devamlı konuşur olmak.
Ağzına sakız olmak: Bir kimsenin devamlı konuştuğu bir konu duru muna gelmek, dedikodu konusu olmak.
Ağzına sıçmak: Öfkelenilen bir kimseye büyük zarar verecek bir iş yapmak.
Ağzına sürmemek (koymamak) (bir şeyden): Söz konusu bir yiye cek, içecekse ondan hiç yememek, içmemek.
Ağzına tükürmek : Sıkıntı, aa veren bir şeye lanet okumak.
Ağzına vur, lokmasını al: Çok yumuşak başlı, sessiz, âciz (kimse).
Ağzına yakışmamak : Ayıp sayılan ya da hayrete düşüren sözler söy lemek.
Ağzında bakla ıslanmamak : Hiçbir sim saMayamamak, sır tutama-mak
Ağzında büyümek : Bir yiyeceği sevmediği, karnı doyduğu, iştahsız ol duğu için bir türlü yutamamak
Ağzında gevelemek (bir şeyi): Onu açıkça söylememek
Ağzından baklayı çıkarmak : Sabrı tükenip bildiklerini, düşündüklerini söyleyi vermek
Ağzından bal akmak : Tatlı, etkileyici biçimde konuşmak
Ağzından burnundan gelmek : bk. Burnundan gelmek.
Ağzından burnundan getirmek : bk. Burnundan getirmek.
Ağzından çıkanı (çıkan sözü) kulağı işitmemek (duymamak) : Kız gınlık, öfke vb. yüzünden çok ağır sözler söylediğinin farkında olmamak
Ağzından düşürmemek (bir şeyi, birini, adını) : Her yerde, her za man onun sözünü etmek
Ağzından girip burnundan çıkmak : Çeşitli yollar deneyerek kandır mak, bir şeye razı etmek
Ağzından kaçırmak : Söylemek istemediği bir şeyi boş bulunup söyle yi vermek
Ağzından kapmak: Bir kimsenin konuşmasından yarım yamalak bir şeyler öğrenmek
Ağzından konuşmak (birinin): Başkası adına ya da başkasını taklit ederek konuşmak
Ağzından laf almak (kapmak) : Bir kimseden çeşitli yolları deneyerek gizli tutulan şeylerle İlgili bilgiler edinmek
Ağzından laf çalmak (çekmek): Bir kimseden birtakım mantık oyunla rıyla bilgi sızdırmak
Ağzından lokmasını almak : Hakkı olan şeyi onun elinden almak
Ağzından yel alsın : “Söylediğin kötü olayın gerçekleşmemesini dile rim.” anlamında.
Ağzında yaş kalmamak : Bir düşüncesini bir kimseye birçok kez söy lemiş olmak (Kars. Dilinde tüy bitmek)
Ağzını açmak: -1. Konuşmak -2. Kına sözler söylemek, azarlamak, paylamak.
Ağzını aramak (yoklamak) (birinin) : Bir kimsenin belli bir konuda ne ler düşündüğünü öğrenmeye çalışmak
Ağzını bıçak açmamak : Üzüntüsünden ya da başka bir nedenle ko nuşacak durumda olmamak
Ağzını bozmak : Küfür ve hakaret dolu sözler söylemek, küfretmek
Ağzını burnunu dağıtmak : .Yumrukla feci şekilde dövmek, adamakıllı hırpalamak
Ağzını havaya (poyraza, yele) açmak: Eline geçen fırsatı kaçırdıktan sonra, boş yere bir şeyler beklemek, ummak.
Ağzını hayra açmak : Hep kötü olasılıklardan söz etmek.
Ağzını kapamak (kapatmak) (biri) (birinin) : -1. Susmayı tercih et mek. -2. Küçük bir çıkar karşılığında bir kimsenin konuşmamasını sağlamak.
Ağzını mühürlemek: Hiç konuşmamak, hep susmak. :
Ağzının içine bakmak : -1, Bir kimsenin sözlerini zevkle, dikkatle dinle mek. -2. Onun sözlerini yerine getirmeye hazır olmak.
Ağzının içine girmek : Bir kimseye çok yaklaşmak.
Ağzının kokusunu çekmek : Bir kimsenin yerli yersiz İstek ve davranış larına katlanmak.
Ağzının payını almak: Bir söz ya da davranışından ötürü hak ettiği karşılığı görmek; paylanmak, azarlanmak.
Ağzının payını vermek (birine): Bir kimseyi bir söz ya da davranışın dan ötürü paylamak (Kars. Haddini bildirmek).
Ağzının suyu akmak : Çok beğendiği, imrendiği bir şeyi elde etmek is temek, imrenmek.
Ağzının tadı bozulmak (kaçmak) : Kurulu düzeni, rahatı bozulmak, huzuru kaçmak.
Ağzının tadını bilmek : >1. Damak zevki olmak. -2. Her şeyin güzelini seçmede usta olmak,
Ağzını öpeyim (seveyim) : “Ne güzel anlattın, ne güzel haber verdin,sağ olasın” anlamında.

Ağzını sıkı (pek) tutmak : Sır vermemek, boşboğazlık etmemek.
Ağzını sulandırmak: İmrendirmek.
Ağzını topla : “Konuşmana dikkat et, terbiyeli konuş!” anlamında.
Ağzını (çenesini) tutmak : İleri geri konuşmamak, sır saklamak.
Ağzını yoklamak : Ağzını aramak.
Ağzı pek (sıkı): Sır saklamayı bilen (kimse).
Ağzı pis : Sövmeyi, açık saçık konuşmayı huy edinmiş .(kimse).
Ağzı sulanmak : Bir şeyi yeme, ya da elde etmek isteği duymak, ona imrenmek. (Kars. Canı çekmek.)
Ağzı süt kokmak : Çok genç, toy, tecrübesiz olmak.
Ağzı teneke kaplı: bk. Ağzı çelikli.
Ağzı var dili yok: Sessiz sedasız, uysal, yumuşak huylu (kimse).
Ağzı yanmak (bir şeyden): O şeyden (ötürü) zarar görmek, olumsuz yönde etkilenmek.
Ağzıyla kuş tutsa : “Ne yaparsa yapsın, en güç işleri bile yapsa da…” anlamında.
Aha gelmek (ah almak, antm almak): Kötülük ettiği bir kimsenin bed duasına uğramak.
Ahbap çavuşlar : İyi anlaşan, her zaman butikte görülen arkadaşlar. (Kars. ÇHfte kumrater.)
Ah çekmek: Üzüntü, özlem vb. duygulan bffHrfrnek k>n içten gelen bir sesle “ah” demek.
Aheste beste : Yavaş, yavaş, nazlı nazlı.
Ahfeş’in keçisi gibi baş (başm) saNamak : Söylenen her şeyi anla madan, dinlemeden doğrulamak; onaylamak.
Ahi çıkmak (ahi yvrde kalmamak) : Zulüm gören kimsenin bedduası etkisini göstermek.
Ahım şahım : Beğenilecek, olağanüstü bir yönü olmayan.
Ahini almak : bk. Aha gelmek.
Ahı tutmak (birinin) : Bedduası, kötülük yapan kimseye etki etmek.
Ahi yerde katmamak : bk. Ahi çıkmak.
Ahkâm çıkarmak : Kendi kuruntularına dayanarak birtakım yersiz yar gılara varmak, sonuçlar çıkarmak.
Ahkâm kesmek : feir konuda yetkili olmadığı halde kesin yargılar ileri sürmek.
Ahkâm savurmak (yürütmek): Kendine göre sonuçlar çıkarmak, yet kisi dışında hükümler vermek.
Ahmak ıslatan : İnce ince yağan yağmur.
Ahireti boylamak: Ölmek.
Ahiret, suali: Yanıtlaması güç, gereksiz ve bıktırıcı soru; kabir suali.
Ahirette on parmağı (iki eli) yakasında olmak : Haksızlık yapan kim seden öbür dünyada davacı olmak.
Akıbetine uğramak (birinin): Aynı kötü duruma düşmek.
Akıl almak (danışmak, sormak) (birinden) : Ondan herhangi bir ko nuda bilgi, görüş, öğüt istemek.
Akılda katmak: Unutulmamak, hatırlanmak.
Akıldan çıkmak: Unutulmak;
Akıl danışmak (birine): bk. Akıl almak
Akıl defteri: Akta gelen şeylerin unutulmaması için tasaca yazıldığı defte*.
Akıl ermemek (erdirememek) (bir şeye): Onun ne olduğunu anlaya mamak.
Akıl etmek (bir şeyi) : -1. Akıllıca bir iş yapmak -2. Önlem almak. -3. Hatırlamak.
Akıl hocası: Birine yol gösteren kimse.
Akıl (âkil) kârı olmamak: Söz konusu iş akıllı bir kimsenin yapacağı türden bîr iş olmamak.*
Akıl küpü (kutusu, kumkuması) : Çok akıllı kimse, özellikle çocuk için şaka yollu söylenir.
Akıllara durgunluk vermek : Bir şey İnanılması guç, şaşırtıcı bir nitelik te olmak.
Akıllı uslu ; Ağır başlı, terbiyeli, dengeli (Kimse).
Akıl öğretmek (vermek) (bir kimseye) : Oha ne yapacağını, nasıl
davranacağını söylemek.
Akıl sır ermemek (birşeye): Bir şeyin niteliğini, gizli yönlerini hiç kimse anlayamamak.
Akıl sormak (birinden): bk Akıl almak.
Akıl tersletti: Dengesiz, hoppa, delişmen (kimse).
Akıl var, yalan (izan) var ; ‘Fazla kafa yormana gerek yok, doğrusu iş te meydanda.’ anlamında.
Akıl vermek (birine): bk. Akıl öğretmek.
Akıl yormak: Bir konuda çok düşünmek.
Akıl yürütmek : Aklını kultanmaK düşünme yeteneğini harekete geçir mek.
Akıntıya bırakmak (bir şeyi) : Olayların gelişmesini engellemeye ça lışmadan sonucu kabullenmek. (Kars. İşi oluruna bırakmak.)
Akıntıya kürek çekmek: Olmayacak bir iş için boşuna çaba harca mak.
Akla (hayale) gelmemek : Düşünülmemek, tasarlanmamak, hatırlan mamak.
Akla karayı seçmek: Bir işt başanncaya kadar çok zahmet çekmek
Akla yakın : Herkesçe kabul edilebilir nitelikte olan.
Aklı almamak (bir şeyi): -1. Onu anlayamamak, kavrayamamak. -2. Bir şeyin olabileceğine inanmamak, gerçekleşebileceğini düşüneme me
Aklı başına gelmek : -1. Kendine gelmek, ayılmak. -2. Doğruyu yanlış* tan ayırabilecek duruma gelmek; gerçeğin farkına varmak, doğru yo lu bulmak, uslanmak, (Kars. Ayağı suya ermek)
Aklı başında : Akıllıca davranışlarda bulunan (kimse).
Aklı başından bir karış yukarı (yukarda) : Aklına esenleri düşünme den yapan (kimse).
Aklı başından gitmek: -1. Bayılmak, kendini kaybetmek. -2. Sevinç ya da korkudan ne yapacağını şaşırmak. -3. Sağlıklı düşünebilecek durumda olmamak.
Aklı başka yerde olmak: Bir iş yaparken başka şeyi düşünmek.
Aklı bîr karış havada : Dikkatsiz, dağınık, dalgın (kimse, genç).
Aklı çıkmak: Korkmak, ne yapacağını bilememek.
Aklı dağılmak : Sağlıklı düşünememek, dikkatini bîr konu üzerine vere memek.
Aklı durmak : Şaşırmak, düşünemeyecek duruma gelmek.
Aklı ermek (yetmek) (bir şeye): Çevresinde olup bitenleri, doğruyu yanlışı anlamaya başlamak; anlayacak düzeyde, durumda olmak.
Aklı fikri: Bütün düşüncesi, düşündüğü.
Aklı gitmek : -1. Çok korkmak. -2. Çok beğenmek.
Aklı kalmak (bir şeyde, birinde) : Sevdiği, beğendiği bir şeyi düşün mekten kendini alamamak.
Aklı karışmak : Ne yapacağını bilememek, sağlıklı düşüneme mek.
Aklı kesmek : bk Aklı yatmak.
Aklına esmek: Hiç düşünmediği halde birdenbire bir şeyi yapmaya karar vermek.
Aklma gelmek: -1. Kafasında bir düşünce doğmak, tasarlamak. -2. Hatırlamak.
Aklma getirmek : -1. Anımsatmak, hatırlatmak. -2. Düşünmek, tasarla mak.
Aklına koymak (bir şeyi),(bir şeyi birinin): -1. Bir şeyi yapmaya ke sin karar vermek. -2. Başkasına akıl öğretmek.
Aklına sığmamak : Olabileceğine (olabildiğine) inanmamak.
Aklına şaşayım (şaşarım) : “Böyle akılsızca davranması, işler yapma sı beni şaşırttı.” anlamında.
Aklına takılmak: Bir şey sürekli olarak kafasını meşgul etmek.
Aklına turp sıkayım : “Böyle düşünmen ya da yapman budalaca bir iş olur.” anlamında.
Aklına uymak : Bir kimsenin düşüncesi doğrultusunda iş yapmak.
Aklında kalmak : Unutmamak, hatırlamak.
Aklından çıkmak : Unutmak, hatırlamamak
Aklından çıkarmak (bir şeyi, birini) : Unutmamak
Aklından geçirmek (bir şeyi, birini) : Onu hatırlamak, bir şeyi düşün müş olmak.
Aklından geçmek : Bir kimseyi ya da şeyi düşünmek.
Aklından zoru olmak: Ancak bir delinin yapacağı türden işler yap mak, davranışlarda bulunmak.
Aklında tutmak (bir şeyi): -1. Onu unutmamak. -2. İyice Öğrenmek, bellemek.
Aklını (başından) almak (bir şey, bir kimse) : -.1. Birinin güzelliği kar şısında büyülenmek. -2. Birinin, ani bir davranışta bulunarak korkut mak.
Aklını başına almak (devşirmek, toplamak) : Delice, çılgınca davra nışları bir yana bırakıp akıllı uslu olmaya çatışmak.
Aklını başından almak : bk.Aklını (başından) almak.
Aklını bir şeyle bozmak : Bir şey üzerine düşünerek, hep onunla uğra şıp durmak.
Aklını çelmek: -1. Niyetinden, karanndan caydırmak. -2. Ayartmak, kandırmak. (Kars. Baştan çıkarmak.)
Aklını kaybetmek (kaçırmak, oynatmak) : -1. Deli gibi olmak. -2. De lirmek, çıldırmak.
Aklının çivisi (tahtası) eksik : Dengesiz, aptal (kimse).
Aklının ucundan (köşesinden) bile geçmemek : Onu daha önce hiç düşünmemiş olmak.
Aklını peynir ekmekle yemek : Delice, aptalca işler yapmak.
Aklını şaşırmak : Akılsızca işler yapmaya başlamak.
Aklı sıra : Aklınca, düşündüğüne göre, sözde.
Aklı sonradan gelmek : Hatasını anlayıp düzeltmeye çalışmak.
Aklı takılmak (bir şeye, birine) : Hep o şey, kimse üzerinde durup dü şünmek.
Aklı yatmak (kesmek) (bir şeye) : O şeyin olabileceğine, onu yapıla bileceğine İnanmak.
Ak pak : -1. Tertemiz. -2. Saçı sakalı ağarmış. -3. Beyaz tenli.
Aksi gibi: Yazık ki, maalesef.
Aksi gitmek (bir iş ) (bir kimseye) : -1. Bir iş olumlu, istenilen biçim de yürümemek. -2. Birisine ters davranmak, onunla uzlaşmaya ya naşmamak.
Aksi şeytan (hay): İşler yolunda gitmediği, bir engel çıktığı zaman bu nu vurgulamak için kullanılır.
Aksi tesadüf: Şanssızlık, aksilik.
Akşama sabaha : Kısa bir zaman sonra , pek yakında, yakın zaman da.
Akşamdan kalmak : Henüz geceki sarhoşluğun etkisinden kurtu I ma rn amış olmak.
Akşamdan sonra merhaba (sabahlar hayrolsun) : *jş işten geçtikten sonra gösterilen ilgi, çaba hiçbir işe yaramaz.’ anlamında.
Akşam üstü (üzeri): Güneşin batacağı sırada.
Alaca bulaca : Çok karışık renkli.
Alaca karanlık : Yan karanlık.
Alaka beslemek (duymak) (bir kimseye) : Ona ilgi duymak; ilgi bes lemek.
Alaka çekmek (uyandırmak) (bir şey, kimse) : İlgi çekmek, ilgi uyan dırmak.
Alaka görmek : bk. İlgi görmek.
Alaka göstermek (bir şeye, kimseye) : bk. İlgi göstermek.
Alakayı kesmek (bir şeyle, kimseyle): Onunla her türlü ilişkiye son vermek.
Alan razı, satan razı; “Bu ikisi anlaşmış, hiç kimsenin karışmaması gerekir.” anlamında.
Al aptestin! ver pabucumu : ‘Senden gördüğüm yardım, uğradığım zarara değmedi, yardımdan vazgeçtim, yeterki zarar görmeyeyim.” anlamında.
Alaşağı etmek (birini): -1. Onu hızla yere vurmak. -2. Onu bulundu ğu yerden (ya da görevden) indirmek, almak; devirmek.
Alavere dalavere : Hile, düzen, yalan dolan.
Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete: Birtakım hilelerle bir işin bü tün ağırlığını az bilgili, saf ve arkası olmayanlara yükleme.
Alaya almak (birini) : Onunla alay etmek, eğlenmek; onu küçümse mek, aşağılamak; makaraya a|mak, sarakaya almak.

Alay etmek (geçmek) (biriyle) : -1. Bir kimseyle gülünç yönlerini söz konusu edip eğlenmek. -2. Şaka etmek. -3. Küçümsemek, aşağfla-m ak.
Al birini vur Öbürüne : ‘Hepsi birbirinden beter.” anlamında.
Aldığı aptest ürküttüğü kurbağaya değmemek: Bir işten elde edi len kâr, bu işte uğranılan zararı karşılayamamak.
Aldırmazlıktan (aldırmamazlıktan) gelmek : Önem vermemek; kayıt sız kalmak.
Aldı yürüdü : “Kısa zamanda büyük gelişme gösterdi.” anlamında.
Âlemi var mı? : Beğenilmeyen bir durum karşısında “Uygun mu? Ye rinde mi?” anlamında söylenir; ne âlemi var?
Alet etmek (birini) : Onu bilerek kötü binişte kullanmak; kötü işlerinin görülmesinde onu da ortak etmek.
Alet olmak (bir şeye): Bilerek ya da bilmeyerek kötü bir şeyde aracı lık etmek.
Alev almak : -1. Tutuşmak, yanmaya başlamak. -2. Coşmak, heyecan lanmak. -3. Öfkelenmek.
Alev saçağı sarmak: Olay önlenemeyecek aşamaya gelmek.
Aleyhinde bulunmak (söylemek) : Onu çekiştirmek, kötülemek.
Aleyhine dönmek: -1. Bir kişiye karşı olumsuz tavır takınmak. -2. Bir durum o kişi İçin tehlikeli olmaya başlamak. /
Aleyhine olmak (bir şey, bir kimsenin) : Bir iş bir kimsenin zararına yol açmak.
Al gülüm ver gülüm : Yapılan bir İşin hemen karşılığını bekleme.
Alı al moru mor: Koşmaktan, heyecandan, telaştan yüzü kıpkırmızı (bir şekilde).
Alıcı gözüyle bakmak (bir şeye, birine): Ona çok dikkatli bakmak, onu dikkatlice gözden geçirmek.
Alın teri: Emek, çalışma.
Alın teri dökmek : Bir iş için büyük emek harcamak.
Alıp verememek (biriyle, bir şeyle) : Onunla arasında bir sorun ol mak, anlaşamamak, geçinememek.
Alicengiz oyunu : Kurnazca, haince düzenlenen oyun.
Aİikıran başkesen : Bir çevrenin en zorba, kötü kişisi.
Alkış almak : Alkışlanmak, beğenilmek.
Alkış tutmak (birine) : -1. El çırparak alkışlamak. -2. Bir kimseyi hem
- alkışlamak hem de “yaşa, var ol” gibi sözlerle ululamak; övmek.
Alfa ha bir can borcu olmak : Allah’a vereceği canından başka hiç kimseye borcu olmamak.
Allah acısını unutturmasın : ‘Allah’a bu acıyı unutturacak daha büyük bir felaket vermesin.” anlamında.
Allah’a ısmarladık: Bir yerden ayrılırken orada kalanlara “Esen kal! Tanrı seni korusun” anlamında söylenen iyi dilek sözü.
Allah akıl fikir (akıllar) versin (birine): “Yaptıkları akıl ve mantığa sığ mıyor, inşallah bundan sonra akıllanır.” anlamında.
Allah Allah : “Ne garip, ne olacak şimdi?” anlamında.
Allah aratmasın : “Bir şeyin Allah eksikliğini göstermesin.” anlamında şükür söızü.
Allah aşkına : -1. “Doğru mu söylüyorsun?” anlamında. -2. “Allahını se versen” anlamında şaşkınlık, usanç, ısrar, rica, yalvarma, bildirir.
Allah bağışlasın : Tanrı sevdiklerini kötülüklerden korusun.’ anlamın da.
Allah bana, ben de sana : “Borcumu ancak elime para geçtiğinde ödeyebilirim.” anlamında.
Allah bilir; -1. “Belli değil.” -2. “Bana öyle geliyor ki.” anlamında.
Allah bir yastıkta kocatsın : Yeni evlilere “Evliliğiniz ömür boyu ol sun.” anlamında söylenen İyi dilek sözü.
Allah dört gözden ayırmasın : “Allah çocuğu anansız babasız bırak masın.” anlamında.
Allah düşmanına vermesin : ‘O kadar büyük felaket ki.” anlamında.
Allah ecil sabır versin : “Emeklerin boşa gitmesin.” anlamında.
Allah etmesin : “Böyle bir şey olmamasını dilerim.” anlamında.
Allah geçinden versin : “ölüm geç gelsin.” anlamında.
Allah’ın günü : Her gün; her Allanın günü; Tann’nın günü.
Allah’ını seven tutmasın: “öyle öfkele/ıdi ki, kimse önüne geçmeye kalkmasfn.” anlamında.
Allah için : Doğrusu, gerçekten.
Allah kuru iftiradan saklasın : “Allah iftiraya uğratmasın.” anlamında.
Allah manda şifası versin (birine): Çok yiyenlere takılmak, onlan yer mek amacıyla söylenir.
Allah ne verdiyse : -1. “Evde yiyecek olarak ne(ler) varsa.” -2. “Elimi ze ne geçerse.” anlamında.
Allah selamet versin : -1. Yolculuğa çıkanlara “Yolunuz açık olsun’ an lamında. -2. Güçlük içinde olanları anarken kullanılır. -3. Uzaktaki ta nıdıkları ya da pek beğenilip tutulmayan kimseleri anarken kullanılır.
Allah taksimi: Eşitlik gözetilmeden yapılan paylaştırma. (Kars. Kul tak simi.)
Allah utandırmasın : “İnşallah bu iş de başarıyla bitirilir.” anlamında.
Allah var (Allah’ı var) : ‘Doğrusunu söylemek gerekirse.” anlamında.
Allah vere de : “İnşallah, temenni ederiz ki,” anlamında.
Allah vergisi: Doğuştan gelen özellik, yetenek.
Allah versin: -1. Dilenciyle konuşurken ‘Sana sadaka veremeyece ğim” anlamında -2. “İşinin yolunda olmasına ben de seviniyorum.”an lamında. -3. Kimi vakit durumu iyi olan kimselere şaka ve takılmak için söylenir.

Allah yarattı dememek: Acımasızca dövmek, hırpalamak, cezalandır mak.
Allah “Yürü ya kulum” demiş : “Kısa sürede her giriştiği işten para ka zandı.” anlamında.
Allak bullak etmek (bir şeyi) (birini) : -1. Onu karıştırmak, bozmak, darmadağınık etmek. -2. Onu sağlıklı düşünemeyecek duruma getir mek. (Kars. Altüst etmek, karmakarışık etmek.)
Allak bullak olmak : -1. Düzeni bozulmak. -2. Sağlıklı düşünemez du ruma gelmek. (Kars. Altüst olmak, karmakarışık olmak.)
Allayıp pullamak (bir şeyi, kimseyi) : Onu süslemek, İlgi çeksin diye kötü yönlerini çarpıcı şeylerle donatmak.
Allem (etmek) kallem etmek : Amacına ulaşmak için her yola başvur mak.
Allı pullu : Süslü, gösterişli.
Alnı açık, yüzü ak : Dürüst, namuslu (insan).
Alnından öpmek (bir kimseyi) : Onu çok beğenmek, kutlamak, takdir etmek.
Alnını karışlamak: Zor bir İşi yapacak olanın gücünü küçümsemek. (Kars. Meydan okumak.)
Alnının akıyla : Emeğiyle, namusuyla, şerefiyle.
Alnının damarı çatlamak : Bir İş başarmak için çok çalışmak, çok yo rulmak.
Al takke ver külah : -1. Büyük çekişmelerden sonra. -2. Çok samimi, senli benli.
AK etmek (birini) : Onu yenmek.
Altı kaval üstü şeşhane : Hiçbir parçası birbiriyle uyumlu olmayan.
Altında kalmamak (bir şeyin) : Gördüğü iyiliği ya da kötülüğü karşılık sız bırakmamak.
Altından çapanoğlu çıkmak : Bir işte birtakım pürüzlerle, beklenmedik durumlarla karşılaşmak.
Altından girip üstünden çıkmak : Parayı ya da malı savurganca har cayıp bitirmek, kısa sürede tüketmek.
Artından kalkmak : Zor bir işi yapmak, güç bir sorunu çözmek, başar mak.
Altını çizmek: Bir sözün, yargının, durumun önemini vurgulamak.
Altını üstüne getirmek: -1. Karmakarışık duruma getirmek. -2. Bir şey bulmak için her yanı karıştırmak.
Altı okka etmek (birini): -1. Bir kimseyi kollarından ve bacaklarından tutup yukarı kaldırmak, aşağt indirmek. -2. Ona büyük değer vermek.
Altlı üstlü : -1. Etek ve ceket gibi iki parça (giysi). -2. Alt ve üst katta ol mak üzere.
Altta kalanın canı çıksın : “Bu güç koşullarla baş edemeyen yok olup gitsin.” anlamında.
Alttan almak : Soğukkanlı ve yumuşak davranmak (Kars. Aşağıdan ol mak.)
Alttan atta : Gizlice, kimseye belli etmeden (Kars. El artından, gizliden gizliye.)
Alt taralı : -1. Geriye kalanı. -2. Olup olacağı. -3. “Değeri nedir ki.” an lamında.
Alt üst etmek (bir şeyi) (birini) : -1. Onu karmakarışık etmek. -2. Ara madık yer bırakmamak. -3. Büyük zarar vermek. -4. Ruhsal bunalım yaratmak.
Alt üst olmak : -1. Düzeni bozulmak, karmakarışık olmak. -2. Rahatsız lanmak. -3. Üzülmek, tedirgin olmak.
Aman aman bir şey olmamak: Herkesin beğeneceği bir şey olmamak.
Aman dilemek: Carimin bağışlanmasını dilemek,
Aman vermemek (birine, bir şeye) : -1. Onu rahat bırakmamak, -2. Ona acımamak, merhamet etmemek.
Aman zaman demeye (fırsat) kalmadan : Çok çabuk, ne olduğunu anlamadan.
Amiyane tabiriyle : Halkın deyişiyle, halk ağzıyla, kaba bir söyleyişle.
Ana avrat dümdüz gitmek : Çok ağır küfretmek.
Ana baba günü : Çok kalabalık, karışık, telaşlı durum.
Anadan doğma : -1. Çınlçtplak. -2. Doğuştan, sonradan değil.
Ana kuzusu (anasının körpe kuzusu) : Sıkıntı ve güçlüklere alışma mış nazlı kimse.
Anan güzel mi? : Yerine getirilmesi güç istekler karşısında “Nerede o
bolluk?” anlamında.
Ananın ak sütü gibi helal etmek (bir şeyi) : Onu karşılıksız olarak ba ğışlamak.
Ananız (analar) taş yesin, yarımşardan (yarım yarım) beş yesin : “Sizin için fedakârlıkta bulunuyor görünüyorum, ama sizden daha kâr lı çıkacağım.” anlamında.
Anan yahşi baban yahşi demek : Bir kimseyi pohpohlayarak istediği ni yaptırmak ya da elde etmek.
Anası ağlamak : Çok sıkıntı çekmek, eziyet çekmek.
Anası (onu) kadîr gecesi doğurmuş : Çok şanslı (kimse); kadir ge cesi doğmuş.
Anasından doğduğuna pişman : -1. Çok tembel. -2. Çok bezgin, bit kin.
Anasından doğduğuna pişman etmek (birini) : Eziyet ederek onu ca nından bezdirmek.
Anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek : Bir işi yaparken çok sıkıntı ve güçlük çekmek.
Anasını ağlatmak : -1. Ona çok eziyet etmek, onu sıkıntıya sokmak. -2. Bir şeyi hor kullanmak.
Anasını bellemek : Birisine büyük kötülük yapmak.
Anasının gözü : Çıkara, düzenbaz, uyanık (kimse) (Kars.Hin oğlu hin.)
Anasının körpe kuzusu : bk. Ana kuzusu.
Anasının nikâhını istemek: Satılacak bir şeye değerinin çok üstünde fiyat biçmek, para istemek.
Anasını satayım : “Her ne olursa olsun, aldırdığım yok.” anlamında.
Anasını sattığımın : ‘Allah belasını versin.” anlamında.
Anca beraber kanca beraber: Bir işte iki ya da daha çok kimsenin, o iş kötü bile gitse birbirinden ayrılmamaları gerektiğini anlatır.
Anladımsa Arap olayım : ‘Anlatılanlardan hiçbir şey anlamadım.’ anla mında.
Anlamazlıktan (anlama mazltktan) gelmek (anlamazlığa vurmak) ; Bir şeyi anladığı halde anlamamış, farkına varmamtş gibi davran mak.
Anlam çıkarmak : Ne anlama geldiğini anlamak; mana çıkarmak.
Anlam vermek : Yorumlamak, değerlendirmek; mana vermek.
Anlamına gelmek : Belirtildiği biçimde anlaşılmak; manasına gelmek.
Anlarsın ya : Herkesin bilmemesi gereken bir konuyu ima etmek için kullanılır.
Anlayıp dinlemeden : Yeterli bilgi edinmeden, iç yüzünü anlamadan.
Anlayış göstermek (birine) : -1. Onun yaptıklarını hoşgörüşle karşıla mak. -2. Ona istenen kolaylığı göstermek.
Ant içmek (etmek) : Bir şeyi yapmaya ya da yapmamaya kutsal bir şeyi tanık gösterip söz vermek. (Kars. Yemin etmek.)
Ant vermek (birine) : “Allah aşkına”, “Çocuklarının başı İçin” gibi söz lerle birisini bir şey yapmaya ya da yapmamaya mecbur etmek; ye min vermek.
Apar topar : -1. Aceleyle, çarçabuk. -2. Zorla ; yaka parça.
Aptal kutusu: Televizyon.
Aptesi gelmek : Büyük ya da küçük aptes yapma gereksinimi duymak
Aptesi kaçmak : Aptest bozmak gereksinimi ortadan kalkmak.
Aptest almak: Din kurallarına göre yıkanmak.
Aptest bozmak: Büyük ya da küçük aptes yapma gereksinimi duy mak.
Aptesti kaçmak : Yeniden aptest alması gerekmek.
Ara (aralarını) bozmak (açmak) : Kişiler arasındaki dostluğu, iyi ilişki leri bozmak.
Ara (aralarını) bulmak : Kişiler arasındaki sorunları, uyuşmazlıkları çö-zümleyip tarafları uzlaştırmak.
Arada bir: Seyrek olarak, nadiren.
Arada çıkarmak: Öteki işler arasında başka bir işi de yapıp bitiriver-mek.
Arada dağlar kadar fark olmak : Birbirinden çok farklı olmak.
Arada kalmak : Uyuşmazlıkları çözümlemek üzere girişimde bulunur ken güç durumda kalmak, her iki yanı da hoşnut edememek.
Arada kaynamak: Karışıklık nedeniyle gereken ilgiyi, önemi görme mek.
Aradan çıkarmak : Daha büyük işlere ağırlık verebilmek için bir işi ön celikle bitirmek.
Aradan çıkmak : -1. İlgisini kesmek. -2. Başka işler yapılırken o iş de bitirilmek.
Araları açılmak (bozulmak) : İlişkileri bozulmak.
Aralarından kara kedi geçmek : İki dostun arasına dargınlık, soğuk luk girmek, gücenmek, küsmek.
Aralarından su sızmamak : İki kişi arasında çok iyi dostluk ilişkileri ol mak.
Aralarını açmak : bk. Ara bozmak.
Aralarını bulmak : bk. Ara bulmak.
Arap saçı: Çözülmesi güç, karışık durum, iş.
Ara sıra : Seyrek olarak, nadiren, bazen.
Ara vermek (bir şeye) : Dinlenmek için o şeyi (işi) bir süre bırakmak; duraklamak, kesmek.
Araya girmek : -1. Araları bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. -2. Bir iş yapılırken başka bir durum ortaya çıkıp o işi geciktirmek.
Araya koymak (birin) : Bir işin çözümü için sözü geçen birinin aracı lık yapmasını sağlamak.
Araya soğukluk girmek : Dostluk ilişkileri zedelenmek.
Arayı açmak : -1. Bir şeyle kimseyle arasındaki mesafeyi artırmak. -2. Bir kimseyi ziyarette gecikmek.
Arayıp sormak (birini) : -1. Bir kimse ile ilgili bilgi toplamak, haber sormak. -2. Bir kimseyi ziyaret etmek, onunla İlgilendiğini göstermek.
Arayı soğutmak: -1. Bir olayın üzerinden zaman geçmesini bekle mek. -2. Eski dostluğu sürdürmemek.
Arayı uzatmak : Bir kimseyi ziyarette, arayıp sormada gecikmek.
Arayı yapmak: -1. Dargın olanları barıştırmak. -2. İki kişi arasında dostluk ilişkisi kurmak.
Ar damarı çatlamak : Utanma duygusunu yitirmek, artık utanmaz ol mak.
Ardı arkası kesilmemek: Birbiri ardınca gelmek, hiç ara vermeden sürüp gitmek.
Ardına düşmek (birinin, bir şeyin): -1. Herhangi bir amaçla onun ar kasından gitmek, peşini hiç bırakmamak. -2. ,Bir işi sonuçlandırmak için sürekli uğraşmak.
Ardından atlı kovalamak : bk. Arkasından atlı kovalamak.
Ardı sıra : Arkasından, peşinden.
Arı kovanı gibi işlemek (bir yer) : Bir yerin gidip geleni, gireni çıkanı çok olmak.
Arına dokunmak : Bir şeyden alınmak, incinmek, utanmak
Arı kovanına (yuvasına) çöp dürtmek (çomak sokmak) : Belayı üze rine çekmek, bela aramak; başına bela getirecek söz söylemek, dav ranışta bulunmak.
Arif olan anlasın (anlar) : “Çok açık söylenmiştir, anlayan anlar.” anla mında.
Arka arkaya vermek : Dayanışma içinde olmak, işbirliği yapmak; sırt
sırta vermek.
Arka bulmak (birinden) : Bir iş için onun desteğini sağlamak.
Arka çevirmek (birine) : Ona eski yakınlığını göstermemek; sırt çevir mek.
Arka çıkmak (birine) : Bir kimsenin koruyuculuğunu üstlenmek, hakla rını savunmak.
Arkada kalmak : -1. Geriden gelmek, birlikte yürürken geride kalmak. -2. Herhangi bir konuda ilerleyememek, ileri gidememek
Arkadan arkaya : Gizlice, belli etmeden; sinsice. (Karşjçten İçe.)
Arkadan (arkasından) söylemek (konuşmak) : Birisini o kişi yokken bir başkasına çekiştirmek; onun hakkında dedikodu yapmak; aleyhin de konuşmak.
Arkadan vurmak (birini) : Güvenilen bir kimse, beklenmedik bir anda kötülük etmek; ihanet etmek.
Arkadaş canlısı: Arkadaşı, arkadaşlığı çok seven.
Arka kapıdan çıkmak: Okuldan hiçbir şey öğrenmeden ya da başarı sız olduğu için ayrılmak.
Arka planda : Geride, önemsiz.
Arkası alınmak : Sona erdirilmek, kesin olarak bitirilmek.
Arkası gelmek : Sürmek, devam etmek, kesilmemek.
Arkası kesilmek: Sona ermek, son bulmak.
Arkasına düşmek: -1. Bir kimsenin arkasından gitmek. -2. Bir işi so nuçlandırmak İçin sıkı ve aralıksız bir şekilde çalışmak.
Arkasından (ardından) atlı kovalamak : Bir işi gereksiz bir çabukluk la ve telaşla yapmak
Arkasından söylemek : bk Arkadan söylemek.
Arkasından teneke çalmak: Yuhalamak, kovmak
Arkasında yumurta küfesi yok : Verdiği sözden vazgeçen, sık sık dü şünce ve tavır değiştiren, bunda da sakınca görmeyen kimse ve onun durumu için söylenir; sırtında yumurta küfesi yok.
Arkasını almak (bir işin) : O İşi sona erdirmek, bitirmek
Arkasını bırakmak: Vazgeçmek; artık ilgilenmez, uğraşmaz olmak; peşini bırakmak.
Arkasını çevirmek (birine, bir şeye) : Onunla ilgilenmez olmak, ona önem vermemek
Arkasını dayamak (birine, bir şeye) : Güçlü bir kimsenin koruyuculu ğunda olmak; sırtını dayamak.
Arkasını getirmek (getirememek) : Bir işi sürdürüp sonuçlandırmak (sonuçlandıramamak).
Arkasını sığ a ma k (sıvamak, sıvazlamak) : Okşamak, övmek, iltifat et mek
Arkasını (birine, bir şeye) vermek : Bir kimsenin koruyuculuğundan güç almak ona dayanmak yaslanmak.
Arkası pek : Bir kişi ya da şeyin koruyucuğuna güvenen (kimse); sırtı pek.
Arkası sıra : Arkasından, peşinden, ardından: peşi sera.
Arkası yere gelmemek : Başarısızlığa uğramamak, durumu sarsılma mak; sırtı yere gelmemek.
Arkası yufka : -1. ‘Güvendiği kimse pek güçlü değil.” -2. Sevilen bir yemeğin ardından başka bir yemeğin’bulunmadığını belirtmek için söylenir. -3. Soğuğa karşı gereği gibi giyinmemiş olma durumu; sırtı yufka.
Arka üstü : bk. Sırt üstü.
Armudun sapı, üzümün çöpü var demek : Her şeyde bir kusur but-mak, hiçbir şeyi beğenmemek.
Armut piş ağzıma düş : “Çalışmadan her şey ayağıma gelsin.” diyen kişinin bu durumu için alay ve sitem yollu söylenir.
Ar namus tertemiz : Utanma, namus gibi niteliklerini yitirmiş (kimse).
Arpa boyu kadar gitmek (bir işte) : Çok az önemsiz denecek ölçüde ilerlemiş olmak.
Arpacı (arpağcı) kumrusu gibi düşünmek : Çaresizlikler içinde, umutsuzca derin derin düşünmek. (Karş. Kara kara düşünmek.)
Arpalık yapmak (bir yeri) : 0 yeri sürekli çıkar kaynağı yaparak sö mürmek.
Art düşünce (niyet) : Bir davranış ya da düşüncenin arkasına gizle nen kötü düşünce (niyet).
Asabı bozulmak (gerilmek) : Sinirlenmek.
Asabına dokunmak (asabını bozmak) (biri, bir şey) : O kimse, şey sinirlenmesine yol açmak.
Asık surat: Küskün, üzgün, öfkeli insanın somurtkan yüzü.
Asıp kesmek : Keyfi ve zorbaca davranmak.
Askıda bırakmak (bir şeyi): Bir sorunu çözüme kavuşturmamak; te reddütte bırakmak, sonuçlandırmamak.
Askıda kalmak: -1. Bir iş, birtakım engeller çıkıp bitirilememek. -2.
Resmi bir belge belli bir süre belli bir yerde ilan edilmek.
Askıya almak (bir şeyi) : -1. Bir yapıyı birtakım dayanaklarla yıkılmak tan kurtarmak. -2. Bir işin, birtakım nedenlerle gerçekleşmesini bir sü re ertelemek. (Karş. Buzdolabına koymak)
Askıya çıkarmak: Evlenecek kimselerin durumlarını bildiren belgeyi belli bir süre herkesin İncelemesine sunmak.
Aslanrpayı: Bir paylaşmada, en büyük pay.
Aslan sütü : “Rakı” için şaka yollu söylenir.
Aslan yürekli: Cesur, yiğit (kimse).
Aslı astarı (faslı) olmamak: Yatan olmak, asılsız olduğu anlaşılmak.
Aslı çıkmak : Doğru, gerçek olduğu anlaşılmak.
Aslına bakmak : Bir şeyin esasını, gerçeğini araştırmak.
Astarı yüzünden pahalı olmak (gelmek): Bir, işin ikinci derecede önemli kısmına harcanan para ash için ödenen parayı aşmak.
Astığı astık, kestiği kestik : Zalim, acımasız, zorba (kimse).
Aşağıdan almak : Sert çıkış yapmamak,.yumuşak davranmak. (Karş.
Alttan almak.)
Aşağı görmek (saymak) (birini, bir şeyi) : Onu beğenmemek, kü çümsemek. (Karş. Hor görmek.)
Aşağı kalır yeri yok : “Nitelikleri bakımından başkalarından ya da ben zerlerinden farkı yök.” anlamında.
Aşağı kalmamak (birinden): Özellikleri ya da davranışları yönünden benzerlerinden geri kalmamak; aynı nitelikte, durumda olmak. (Karş. Geri. durmamak.)
Aşağı kurtarmaz: -1. “Daha ucuza satılamaz, çünkü zarar edilir.” -2. “Değerce daha aşağısını kendisine layık görmez.” anlamlarında.
Aşağılık duygusu (kompleksi) : Kendisini herkesten küçük görme duygusu.
Aşağı tabaka : Halkın “avam” denilen, nitelikleri beğenilmeyen, kültür-süz-eğitimsiz sayılan kesimi.
Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık : İki karşıt güç, durum ya da konuda karar verme zorluğu.
Aşağı yukarı: Yaklaşık olarak (Kar. Hemen hemen)
Aşığı cuk (bek, bey, çift) oturmak: Her işi yoluna girmek, herşey is tediği gibi gerçekleşmez.
Aşık atmak (biriyle): Bir kimseyle çeşitli konularda yarışa girmek; on dan aşağt kalmamak.
Açıklısı olmak (bir çeyln): O şeyin meraklısı, tutkunu, düşkünü ol mak.
Aşırı gitmek (aşırıya kaçmak) : -1. Sının aşmak, ölçüyü kaçırmak. -2. Usandırmak, bıktırmak.
Aşırı uç : Bir görüşün en ateşli, en yıkıcı kanadı.
Aşırılığa kaçmak: Bir konuda aşırı davranmak, alışılagelenin dışına çıkmak.
Aşka gelmek : O şeyi yapmak için büyük istek duymak; coşmak.
Aşk etmek : Hızla (tokat) vurmak.
Aşna fişna : Gizli dost, flört, oynaş.
Aşna fişna etmek : Gizli dostluk kurmak, oynaşmak, flört etmek.
Aş yermek: Gebe kadın kimi yiyeceklere aşın istek duymak, kimi yiye ceklerden tiksinmek; aşermek.
At başı (gitmek) : Beraber, bir hizada (gitmek).
Ateh getirmek :(esk) Bunamak.
Ateş açmak (birine, bir şeye) : Ona silahla ateş etmek
Ateş almak: -1. Tutuşmak, -2. (Silah İçin) Patlamak. -3. Birdenbire öf kelenmek
Ateş almaya mı geldin? : “Niye acele ediyorsun; ne acelen var?” anla mında.
Ateş bacayı (saçağı) sarmak: Bir iş çok tehlikeli, önüne geçilemeye cek bir duruma gelmek. (Kars. İş işten geçmek.)’
Ateş basmak: Bir sıkıntı nedeniyle bunalmak, vücut ateşi artmak.
Ateşe atmak (kendini, birini): Çok tehlikeli bir işe girişmek ya.da biri ni çok tehlikeli bir işe sokmak.
Ateş etmek (birine, bir şeye) : Ona silahla mermi atmak.
Ateşe tutmak (bir şeyi) (bir yeri, kimseyi) : -1. Onu biraz ısıtmak. -2. Ona ateşli silahla saldırmak.
Ateşe-vermek (bir yeri) : -1. Bir yeri kundaklamak, ateşle yakıp kül et mek. -2. Çok telaşlandırmak.
Ateşi başına vurmak : Çok öfkelenmek, sinirlenmek.
Ateşi düşmek: (Hasta için) Vücut ısısı azalmak.
Ateş kesmek : Karşılıklı olarak ateş etmeyi bırakmak.
Ateşle oynamak: Tehlikeli bir işe girişmek.
Ateş olsa cirmi kadar yer yakar : “Onu o kadar önemseme, ondan gelebilecek tehlikeyi göze aldık.” anlamında.
Ateş pahası (pahasına) : Çok pahalı, fiyatı çok yüksek.
Ateş parçası: -1. Çok canlı, hareketli (kimse). -2. Yaramaz çocuk, ele avuca sığmayan (çocuk).
Ateş püskürmek (saçmak) : Öfkelenip ileri geri konuşmak, ağır söz ler söylemek.
Ateşten gömlek : Sıkıntılı, bunaltıa durum.
Ateş yağdırmak :Ateşli silahlarla sürekli atış yapmak.
At gözlüğü ile bakmak : Olayları dar açıdan görüp değerlendirmek.
Atı alan Üsküdar’ı geçti: “Fırsat elden kaçtı, artık yapılacak bir şey yok.” anlamında.
Atıp tutmak: -1. Biri hakkında ileri geri konuşmak. -2. Büyük işler yap tığını söylemek.
At oynatmak: -1. Üstünlük sağlamak. -2. Yarışmak. -3. Bildiği ve iste diği gibi davramak.
At pazarında eşek osurtmuyoruz: “Beni dinle, boş şeyler söylemiyo rum.” anlamında.
Attan inip eşeğe binmek: Bulunduğu durumdan daha aşağı bir duru ma düşmek.
Attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmemek: Bir işin sonucu, kazana o iş için harcanan emeği, parayı karşılamamak.
Attığı tırnak bile olamamak: Söz konusu kimseye göre çok değersiz olmak; tırnağı (bile) olamamak.
Avara kasnak işlemek : Boş yere çalışmak.
Avucunun içi gibi bilmek (bir yeri): Bir yeri çok iyi bilmek.
Avucunun içine almak (birini): Onu kendi etkisi, söz geçerliği altona almak, dilediği gibi yönlendirmek.
Avucunu yalamak: Umduğunu bulamamak.
Avuç açmak: Dilenmek, muhtaç duruma düşmek; el açmak.
Avuç dolusu : Pekçok; çok miktarda.
Avuç içi kadar (yer): Çok küçük (yer).
Ayağa düşmek: Bir işe olur olmaz kimseler de karışır olmak.
Ayağa fırlamak: Bulunduğu yerden hızlıca kalkmak.
Ayağa kaldırmak (birini, herkesi): -1. Onlart telaşa, heyecana sürük lemek. -2. Onlart kışkırtmak, isyan ettirmek.
Ayağa kalkmak: -1. (Hasta için) İyileşmek. -2. Saygı gereği oturma durumundan ayakta durumuna geçmek.
Ayağı alışmak (bir yere) : Bir yere gidip gelmeyi, bir yerden alışveriş yapmayı alışkanlık haline getirmek.
Ayağı (ayakları) (birbirine) dolaşmak: Telaş, utanma, heyecan vb. etkisiyle düzgün yürüyememek; ne yapacağını şaşırmak; yanlış bir davranışta bulunmak.
Ayağı çarıklı: Kurnaz, akıllı (kimse).
Ayağı ile gelmek: Kendi isteğiyle çelmek.
Ayağı kaymak : Kötü yola düşmek.
Ayağına bağ olmak : İşine engel olmak.
Ayağına çabuk: Hızlı yürüyen, çabuk gidip gelen.
Ayağına çağırmak : Yanına gelmesini söylemek.
Ayağına dolaşmak (dolanmak) : -1. İş yapan birinin çevresinde dola şıp iş yapmasına engel olmak. -2. Yaptığı kötülüklerin karşılığını gör mek
Ayağına geçirmek (bir şeyi): Pantolon, pijama vb’yi giymek.
Ayağına gelmek: -1. Yanına gelmek. -2. Emeksizce elde etmek.
Ayağına gitmek (birinin) : Saygı gösterip, alçak gönüllü davranıp yanı na gitmek.
Ayağına (ayaklarına) kara su İnmek: Uzun süre ayakta kalıp yorul mak.
Ayağına sıcak su mu (şerbet mi) dökelim? : ‘Uzun süredir bize gel-miyordun; nasıl teşekkür edeceğimizi bilemiyoruz.” anlamında sitem yollu söylenir.
Ayağını alamamak: -1. Alıştığı yere gitmekten kendini men edeme mek. -2. Ayağını oynatamayacak duruma gelmek.
Ayağını çekmek (bîr yerden): Sık gittiği yere artık gitmez olmak.
Ayağını denk almak : Birtakım tehditlere, tehlikeli durumlara karşı dik katli, uyanık davranmak.
Ayağını kaydırmak (ayağının altına karpuz kabuğu koymak) : Bir kimseyi birtakım bahanelerle, uydurma gerekçelerle işinden, görevin den uzaklaştırmak.

Ayağını kesmek: -1. Devamlı gittiği yere artık gitmez olmak. -2. Bir kimsenin bir yere devamlı gidip gelmesinin önüne geçmek.

Ayağının (ayaklarının) altına almak (birini) : Onu feci şekilde döv mek, hırpalamak.
Ayağının altında olmak (bir yer birinin) : Bulunduğu yerden geniş bir alanı görür durumda dmak.
Ayağının attına karpuz kabuğu koymak : bk. Ayağını kaydırmak.
Ayağının pabucu olamamak (biri başkasının) : Değerce ondan aşa ğı olmak.
Ayağının tozuyla : Yoldan gelir gelmez, henüz dinlenmeden.
Ayağını sürümek : -1. Ardından başkalarının gelmesine yol açmak. -2. Ölmek üzere olmak. -3. Bir işi ağırdan almak. -4. Bir yerden uzaklaş mayı geciktirmek.
Ayağını vurmak : Ayakkabı ayağını sıkmak, yara etmek.
Ayağını yorganına göre uzatmak : Giderini gelirine göre ayarlamak.
Ayağı (ayaklan) suyu ermek (değmek) : Gerçekler umduğu gibi çık madığı için düş kırıklığına uğramak (Kars Aklı başına gelmek.)
Ayağı uğurlu : Geldiği yere uğur getirdiğine inanılan (kimse).
Ayağı (ayakları) yere değmemek : Sevinçten yerinde duramamak.
Ayak altında dolaşmak : Bir işe yaramadığı halde herkesin işine en gel olacak biçimde ortalıkta dolaşmak.
Ayak bağı: İş yapmaya engel olan şey.
Ayak basmak (bir yere) : -1. Bir yere inmek, varmak. -2. Bir şeye baş lamak, girmek.
Ayak diremek : Kendi görüş ve tutumunda ısrar etmek, onu ısrarla sa vunmak.
Ayakkabı vurmak (sıkmak) : Ayakkabı ayağı rahatsız etmek.
Ayaklar attına almak (bir şeyi) : Önemli, kutsal, değerli şeyleri çiğne mek, hiçe saymak.
Ayakları dolaşmak : bk. Ayağı dolaşmak.
Ayakları geri geri gitmek : Bir yere isteksizce gitmek, oraya gitmek is tememek.
Ayakları yere basmak : Gerçekçi, sağduyulu olmak.
Ayaklı canavar : Yaramaz çocuk.
Ayaklı kütüphane : Genel kültürü zengin olan kimse.
Ayak takımı: Bilgisiz, görgüsüz kimseler için kullanılan aşağılama sö zü.
Ayakta tutmak (bir şeyi) (birini) : -1. Ortadan kalkmasının, çökmesi nin önüne geçmek, sürekliliğini sağlamak. -2. Sağlıklı olmasını, iş ya pabilmesini sağlamak.
Ayakta uyumak : Olup bitenlerin farkına varamayacak kadar dalgın ve şaşkın durumda bulunmak
Ayak uydurmak (birina, bir şeye): -1. Yürüyüşte adımları başkaları nın adımlarına uydurmak . -2. Bir başkasının davranışlarına uygun davranmak; bir değişikliğe uyum sağlamak.
Ayak üstü : Ayakta durarak, ayakta olarak.
Ayak yapmak : Birisini kandırmaya çalışmak.
Ayasofya’da dilenip Sultanahmet’te sadaka (zekât) vermek : Geçi mini sağlayabilmek için başkalanndan yardım almasına rağmen ken disi elindekini başkalarına vermek.
Ayaza çekmek : Hava çok soğuk olmak.
Ayaz paşa kol geziyor (kola çıktı): ‘Hava çok soğuk.” anlamında.
Aybaşı olmak: Âdet kanaması başlamak; âdet görmek.
Ayda yılda bir : Çok seyrek olarak, nadiren; arada bir.
Ayda yılda bir namaz, onu da şeytan kömaz : “Çok seyrek olarak iyi bir iş yapmaya kalkar, fakat bir bahane bularak ondan da cayar.” an lamında.
Ay dede : Çocuk dilinde ay.
Ayıbını yüzüne vurmak : Bir kimsenin hatasının yüzüne* karşı söyle mek.
Ayıkla pirincin taşını: “İşler öyle karmakarışık oldu ki, gel de işin için den çık!” anlamında.
Ayıptır söylemesi: -1. “Öğünmek gibi olmasın.” -2. “Bunları söylemek ayıptır; ama beni bağışlayın söylemek zorundayım.” anlamında.
Aykırı düşmek : Uygun gelmemek, çelişmek (Kars. Ters düşmek.)
Ayna tutmak (bir şeye) : Onu yansıtmak, göstermek.
Aynı ağzı kullanmak: Aynı şeyleri söylemek, («arş. Ağız birliği et mek.)
Aynı kapıya çıkmak : Aynı sonuca varmak, sonuç olarak hiç değişme mek; bir kapıya çıkmak.
Aynı telden çalmak : Hemen hemen aynı şeyleri söylemek.
Aynı yolun yolcusu : Yazgıları aynı olanlardan her biri.
Ay parçası: Çok gürel (kız).
Ayran gönüllü : Bir şeyden kısa sürede bıkan (kimse).
Ayranı kabarmak : -1. Öfkelenmek. -2. Aşırı cinsel istek uyanmak.
Ayranı yok içmeye, atla (tahtırevanla) gider sıçmaya : Yoksul oklu ğu halde, zenginler gibi yaşamaya Özenen kimse için alay yollu söy lenir.
Ayrı düşmek : -1. Birbirinden uzakta kalmak. -2. Bir konuda anlaşama-mak, uyuşamamak.
Ayrısı gayrisi olmamak: Dost olanlar birbirlerinden hiçbir şeylerini esirgememek, yakın dost olmak.
Ayrı tutmak : Farklı davranmak.
Ayvayı yemek : Çok kötü, tehlikeli bir duruma düşmek, zarara uğra mak.
Ayyuka çıkmak : Ses çok yükselmek, fazlalaşmak.
Aza çoğa bakmamak: Bir şeyin niceliğine değil, eline geçtiğine önem vermek.
Azar işitmek : Söylediği bir söz ya da yaptığı bir davranıştan ötürü laf işitmek, azarlanmak, paylanmak.
Az buçuk (az çok} : Biraz, bir parça, şöyle böyle.
Az buz (bir şey) olmamak : Bir şey azı m sanacak kadar olmamak.
Az çok ; Bir parça; oldukça.
Az daha : bk. Az kalsın.
Az değil: “Göründüğü gibi değil.” anlamında.
Az gelmek : Yetmemek, yeterli olmamak.
Azınlıkta kalmak : -1. Bir oylamada bir görüşe olumlu ya da olumsuz oy verenlerin sayısı az çıkmak. -2. Sayıca az oldukları için varlık gös terememek; ekalliyette kalmak.
Azizlik etmek : -1. Muziplik etmek, şaka yapmak. -2. Beklenmedik, şa şırtıcı bir durumla karşı karşıya bırakmak.
Az kalsın (kaldı) (az daha) : “Bir iş olmak üzereydi, hemen hemen olacaktı.” anlamında.
Azrail’e bir can borcu kalmak (olmak) : -1. Bütün borçlarını ödemek. -2. Eninde sonunda Öleceğini kabul etmek.
Azrail’in elinden kurtulmak: Ölümden kurtulmak, ölüm tehlikesini at latmak.
Azrail’le burun buruna gelmek : Ölümle karşı karşıya gelmek
Az ye de, (kendine) uşak tut: “Ben senin uşağın mıyım ki ikide bir bana iş buyuruyorsun?” anlamında hafif yollu azarlama sözü.