D Harfi İle Başlayan Deyimler ve Deyimlerin Anlamları Hakkında Bilgi

  • PDF

Dağa çıkmak : Hükümete başkaldırıp dağda, kırsal yörelerde Low et al. Some men ed pills place both hands directly on their penis during masturbation, while others may use their free hand to fondle their testicles, nipples, or other parts of their body. The slave is usually strictly forbidden from placing their lips directly on the body of the dominant so the practice routinely involves them receiving much of the spray all over their face, hair and body, however, another way of doing this that applies mostly to male dominants, is to place the mouth on the head of the penis and drink the urine as it is released. Andrews cross or spreader bars. Mutual masturbation foreplay The manual stimulation of each other genitals where the session eventually leads to sexual intercourse. Some POV/gonzo porn sometimes breaks the strict point-of-view convention. Hentai narrow Japanese usage and broad international usage are often incompatible. In recent years, however, many celebrities have benefited from the publicity resulting from the release of a sex tape. Instead, all five fingers are kept straight and held as close together as possible , then slowly inserted into a well lubricated vagina or rectum. It is typically animated pornography, as the legal age to be featured in a pornographic film in Japan is 18. Today, religions vary in their views of masturbation; some view it as a spiritually detrimental practice, some see it as not spiritually detrimental, and others take a situational view. Typically, fisting does not involve forcing the clenched fist into the vagina or rectum; this is a practice called punching. The purpose of this kind of agreement is primarily to encourage discussion and negotiation in advance, and then to document that understanding for the benefit of all parties. Unlike the usual power neutral relationships and play styles commonly followed by couples, activities and relationships within a BDSM context are often characterized by the participants taking on complementary, but unequal roles; thus, the idea of informed consent of both the partners becomes essential. eşkıyalık yapmak.
Dağa kaldırmak (birini) : İstediğini elde etmek için birini dağa kaçır mak.
Dağ başı: -1. Kent dışı, ıssız yer. -2. Yasaların geçmediği, herkesin dilediğini yapabileceği yer.
Dağdan gelip bağdakini kovmak : Sonradan geldiği halde oraya ken dinden önce gelip yerleşmiş olanların hakkını çiğnemek, onları be ğenmez olmak.
Dağ (doğ ura doğ ura bir) fare doğurmuş (doğurdu) : “Büyük sonuç vermesi beklenen şey küçük bir verim sağladı.” anlamında.
Dağ (dağlar) gibi: -1. Pek iri, çok güçlü (kimse). -2. Göz korkutacak ölçüde çok olan (şey).
Dağlar dayanmaz : “Bu aa felaketin üzüntüsü dayanılacak gibi değil. anlamında.
Dağ taş : Her yan, her taraf.
Daha iyisi can sağlığı: Elde edilen bir şeyle ya da karşılaştırılan bir durumla yetinilmesi gerektiğinde söylenir.
Daha (daha da) neler: -1. “Öyle şey olur mu?” -2. “Amma yaptın ha!” anlamında.
Dalavere çevirmek (döndürmek) : Gizli bir iş çevirmek, yasadışı yol lardan iş becermek.
Dalavere dönmek : Gizliden gizliye bir aldatmaca hazırlanmak.
Dal budak salmak: -1. Bir konudaki haber ya da söylenti, her yana yayılıp genişlemek. -2. Gelişip büyümeye başlamak.
Daldan dala konmak (atlamak) : Sık sık iş, konu ya da düşünce değiştirmek.
Dalgacı Mahmut: Yapılması gereken bir işi benimsemeyen, kaytana kimse için şaka ya da alay yollu söylenir.
Dalga geçmek : -1. Yapması gereken işle uğraşmayıp zihni başka yer de olmak. (Kars. Tünel geçmek.) -2. Biriyle alay etmek, belli etme den eğlenmek; matrak geçmek. (Kars. Maytaba atmak.) -3. Biriyle geçici gönül ilişkisi kurmak.
Dal gibi: Çok ince, çok zayıf (kimse).
Dalına basmak (birinin) : Hoşlanmadığı bir davranışta bulunup onu kızdırmak.
Dalına binmek (birinin) : Onu tedirgin edici, kızdırıcı davranışta bulun mak.
Dallanıp budaklanmak: Bir iş ya da bir sorun genişleyerek karmaşık bir durum almak, çözümü güç bir duruma gelmek.
Dallı budaklı: Çok ayrıntılı, karmaşık, çapraşık, anlatılması ya da çözü mü güç olan.
Dama çıkmak : Cinsel dürtüsü azmak, bunu dışa vurmak.
Damağı kurumak : Çok susamak; boğazı kurumak.
Damak zevki: Yiyeceklerden tat alma, yemekten haz duyma.
Damarına basmak; Duyarlı olduğu bir konuya değinerek onu kızdır mak.
Damarı tutmak : Huysuzluğu üzerinde olmak, aksiliği tutmak.
Dama taş; gibi oynatmak (birini) : Bir kimsenin yerini keyfi olarak sık sık değiştirmek; onu bir yerden bir yere göndermek ya da atamak.
Damdan düşer gibi: Birdenbire ve yersiz olarak söz söylemeyi, ya da söylenen sözü anlatmak için kullanılır.
Damgasını taşımak (bir şey, bîr şeyin) : Bir şey söz konusu şeyin özelliğini taşımak.
Damgasını vurmak (birine, bir şey): O kimse için kötü bir yargıya varmak; onu kötü bir adla adlandırmak.
Damgasına vurmak (biri, bir şeye kendi): O şeye kendisiyle ilgisi olduğunu ya da kendi yapıtı olduğunu belli edecek nitelikler vermek.
Damga vurmak (birine) : Onun hakkında kötü bir yargı vermek.
Damga yemek ; Hakkında kötü bir yargı yerilmiş olmak.
Damoktesira (Demoktes’in) kılıcı (gibi): Oiumsuz durumlarda gerçek leşme olasılığı bulunduğunu hissettiren tehdit.
Dam üstünü saksağan, vur beline kazmaytı : Hiç ilgisi yokken ve birdenbire söylenen söz ya da söz söyleme için alay yollu kullanılır.
Dananın kuyruğu kopmak : Beklenen ya da korkutan durum gerçek leşmek.
Danışıklı dövüş : Başkalarını aldatmak ya da atlatmak amacıyla Önceden yapılmış gizli bir anlaşmaya dayanan tutum, davranış.
Dara düşmek : Para sıkıntısı çekmek.
Dara gelmek: -1. Aceleye gelmek. -2. Zorunda kalmak, mecbur olmak.
Dara getirmek (bir şeyi, birini): Onu aceleye getirmek, onun sıkışık durumundan yararlanmak.
Dar boğaz : Sıkıntılı, bunalımlı durum, dönem.
Darda kalmak : -1. Paraca sıkıntıya düşmek. -2. Zor duruma düşmek
Dar gelirli: Geliri, gereksinmelerini tam olarak karşılayamayan (kim se). (Kars. Orta direk.)
Darısı (dostlar) başına : “İyi, mutlu bir olayın benzerlerini dostların da görmesini dilerim.” anlamında.
Dar kaçmak (bir yerden, bîr şeyden): Kendisi için tehlikeli olabile cek bir yerden, bir şeyden güçlükle kurtulmak.
Dar kafalı: -1. Anlama yeteneği sınırlı olan, anlayışsız (kimse). -2. Tu tucu (kimse).
Davulu biz çaldık, parsayı başkası (el) topladı: “İşi biz yaptık, karşılı ğını başkası aldı.” anlamında.
Dayak arsızı: Dayak yemeğe alışmış (kimse, özellikle çocuk).
Dayak atmak (birine): Onu dövmek; kötek atmak.
Dayak düşkünü (düşmanı) : Dövülmesine yol açacak hareketlerde bulunmayı alışkanlık haline getirmiş (kimse).
Dayak kaçkını: Dayak hak etmiş (kimse).
Dayak yemek: Dövülmek; kötek yemek.
Dediği dedik (çaldığı düdük): Kendi bildiğinden dönmeyen, sözün de ısrar eden (kimse).
Dediğine gelmek : Birinin önceden kabul etmediği düşüncesini sonra dan uygun bulmak
Defibela kabilinden : (esk.) Başından savmak için istemeye istemeye:
Defihacet etmek :fesk.) Büyük aptesini yapmak (Kars. Aptest boz mak.)
Defterden silmek (birini) : Onun adını anmaz olmak, onunla ilişkiyi kesmek, yakınlığa son vermek
Defteri dürülmek : Öldürülmek -2. İşten uzaklaştırılmak
Defteri kabarmak : Borcu çoğaldıkça çoğalmak.
Defteri kapamak: Sözü edilen işi artık yapmaz olmak, o işten bun dan böyle hiç söz etmemek.
Defterini dürmek (birinin) : -1. Onu öldürmek ortadan kaldırmak. -2. Onu perişan edecek bir düzen kurmak.
Değer biçmek (bir şeye) : O şeyin paraca _ karşılığını saptamak, fiyatı nı belirlemek, kıymet biçmek.
Değer vermek : Özel İlgi ve saygı göstermek; k.yms-t w#nm-.k.
Değil mi ki: Madem, mademki.
Değirmenin suyu nereden geliyor? : “Söz konusu İşin yapılmasını karşılayacak para nasıl sağlanıyor?” anlamında.
Değiştokuş etmek : Değerce eşit olan şeyleri karşılıklı alıp vermek, ta kas etmek
Değme keyfine : “O durumdan çok hoşnut, memnun.” anlamında.
Deli çıkmak : Aklım kaç r m ak.
Deli divane olmak: Bir şeye, kimseye aşırı derecede tutkun olmak; onu çıldırasıya sevmek
Deli dolu : Kabına sığmayan, taşkın ruhlu (kimse).
Delik deşik etmek (bir şeyi, birini*): -1. Bir şeyin her yanında delikler açmak -2. Yaralayıcı bir aletle bir canlının vücudunda birçok yara aç m ak.
Deliksiz uyku : Hiç ara vermeden uyunulan ve uzun süren uyku.
(Kars. Ağır uyku.)
Deli olmak (bîr şeye) : -1. Ona kendinden geçercesine bağlanmak onu çok sevmek -2. O şeyden ötürü çok sinirlenmek
Deli pösteki sayar gibi: Çok karışık, çok parçalı ve iç sı ki a bir işle uğ raşır tarzda.
Deli saçması: Çok saçma ve anlamsız söz.
Deme gitsin (değme gitsin): “Anlatılması çok güç.” anlamında.
Demeye getirmek: Düşüncesini dolaylı yoldan söylemek; dediği gibi olmasını, yapılmasını ima etmek
Demir atmak: Bir yerde uzun süre kalmak
Demir gibi: -1. Pek sağlam, katı, sert (şey). -2. Çok kuvvetli (kimse).
Demir leblebi: -1. Başarılması çok zor olan iş. -2. Alt edilmesi güç, ödün vermeyen, inatçı (kimse).
Dem vurmak (bir şeyden) : Bir konudan söz etmek
Demokles’in kılıcı (gibi): bk Damokles’in kılıcı (gibi).
Deneme tahtası: Üzerinde bilgisizce tedavi, onarım gibi iş yapılan kimse ya da nesne.
Dengi dengine : Herkes, eşit olduğu, kendine uygun olan kimseyle.
Denizden geçip derede boğulmak : bk Çaydan geçip derede bo ğulmak.
Denk gelmek: -1. (Biçim yönünden) Uygun düşmek uygun gelmek -2. (Zaman yönünden) İyi rastlamak, uygun gelmek.
Derdi günü : -1. Baş düşüncesi . -2. Asıl uğraşısı.
Derdine düşmek (bir şeyin) : -1. Yersiz bir hevese kapılmak. -2. Ya pılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak
Derdini dökmek : Derdini, sıkıntılarını ayrıntılarıyla anlatmak.
Derdini Marko Paşa’ya anlat : “Derdini giderecek, seni dinleyecek
kimse yok.” anlamında.
Dereden tepeden (konuşmak) : Şundan bundan, bir konudan diğeri ne geçerek (konuşmak).
Dereyi görmeden paçaları sıvamak: Ortada hiçbir neden yokken ha zırlanmaya başlamak.
Derinden derine : -1. İyice uzaklardan, anlaşılmayan yerlerden. -2. Ol dukça gizli, hiç kimseye duyurmadan.
Derin derin düşmek : -1. Üzüntülü düşüncelere dalmak. -2. Uzun sü re düşünceye dalmak.
Derisini yüzmek : -1. Birinin varını yoğunu zorla elinden afmak. -2. İş kence ederek öldürmek.
Derli toplu : Düzeni seven, tertipli (kimse). -2. Düzgün, düzenli (şey).
Derme çatma : -1. Gelişigüzel nesnelerden yapılan (ev vb.). -2. Ora dan buradan devşirilen (düşünce vb.).
Ders almak (bir şeyden) : Genellikle kötü bir olaydan yararlı sonuç çı karmak; ibret almak.
Ders olmak (bir şey, birine): O şey bir kimse için öğretici bir örnek oluşturmak; ibret olmak.
Ders (dersini) vermek (birine) : -1. Sert bir karşılıkla onu yola getir mek, sert davranmak, azarlamak. -2. Oyunda yenmek.
Dert ortağa: İnsanın kötü günlerinde dertlerini dinleyen, çözümlemeye Çalışan dostu, arkadaşı.
Dertsiz başını derde sokmak : Hiç gerekmediği halde, kendisi için tehlikeli ya da can sıkıcı olacak bir işe girişmek.
Dert yanmak (bir şeyden, birinden) : O şeyler, kimseyle ilgili şikâyet te bulunmak.
Desteksiz atmak : Bir şeyden abartarak söz etmek, bir temele dayan madan konuşmak.
Dev adımlarıyla ilerlemek : Kısa sürede pek büyük bir gelişme göster mek.
Devede kulak : Karşılaştırılan şeye göre daha önemsiz, küçük1 olan (şey).
Deve gibi: Uzun boylu ve hantal (kimse).
Deve kini: Unutulmayan, kolay kolay geçmeyen kin.
Devekuşu gibi başını kuma gömmek, (sokmak) : -1. Bir tehlike anın da hiç yaran olmayacağı halde kendisini korumaya çalışmak. -2. Baş kalarını aldattığını sanıp aslında kendisini aldatmak.
Deveyi havutuyla (hamutuyla) yutmak: Haksız çıkar sağlamak, hır sızlık etmek.
Devlet kapısı: Devlet dairesi, devlet işlerinin görüldüğü resmi daire.
Devlet kuşu : İyi talih.
Devlet sırrı (gibi): Son elerce gizli tutulan şey.
Devreye girmek: Çözüm getirmek amacıyla ilgilenmek, kanşmak, araya girmek.
Dırıltı çıkarmak : Kavga, tatsızlık çıkmasına neden olmak.
Dışarı uğramak: Kendini bir anda dışarı atı vermek.
Dışa vurmak (bir şeyi): -1. Onu belli etmek, tutum ve davranışların dan, bir şeyin etkisinde olduğu belli olmak. -2. Duygularını saklama yı p belli etmek. .
Dışı eli yakar, içi beni: Başkalarına iyi ve elverişli görünen, asıl ilgili kişiye gerçekte kötülük getiren şey, durum ya da kimse için kullanılır.
Dibi kırmızı balmumuyla çağırmak (birini): Onu özel bir önem vere rek çağırmak.
Dibine darı ekmek (bir şeyin): Ona şeyi tümüyle tüketmek, hiçbir şey bırakmamak.
Dibi tutmak: Kaynamakta olan bir tencerenin içindeki yemeğin dipte kalanı tencereye yapışmak.
Didik didik etmek (bir şeyi, yeri) : Onu, orayı en küçük ayrıntısına ka dar incelemek, aramak.
Dik âlâsı (bir şeyin): Hoş olmayan bir durum ya da hoş karşılanma yan bir davranışın son kertesi.
Dik başlı (kafalı): Boyun eğmez, asi karakterli, inatçı (kimse).
Dik dik bakmak (birine, yüzüne) : O kimseye sert, kızgın, öfkeli bir ifa deyle bakmak.
Diken üstünde gibi (olmak) : Tedirgin, rahatsız (ot m ak).
Diken üstünde oturmak (durmak) : -1. Eğreti bir biçimde oturmak. -2. Tedirgin bir durumda olmak. -3. Bulunduğu yerden her art gidecek, aynlacakmış gibi olduğunu düşünmek.
Dikili ağacı olmamak : Hiç malı mülkü olmamak.
Dikine gitmek (birinin): O kimsenin sözünü dinlemeyip kendi bildiği ni yapmak.
Dikiş tuturamamak : Çeşitli nedenlerle bir iş yerinde tutunamamak.
Dikiz etmek (birini, bir yeri, şeyi): Onu gözetlemek, ona gizlice bak mak.
Dik kafalı: bk. Dik başlı.
Dikte etmek (bir şeyi, birine): İsteklerini ona zorla kabul ettirmek
Dikkate almak (bir şeyi): Onu da gözönünde bulundurmak. (Kars. Göz önüne almak, hesaba katmak, kaale almak.
Dil çıkarmak (birine): Onunla alay etmek, eğlenmek.
Dilden dile dolaşmak: Bir haber, herkesin ağzında söylenir olmak, herkesçe konuşulmak
Dil (diller) dökmek (birine): Kandırmak, inandırmak ya da yaranmak İçin onun hoşuna gidecek sözler söylemek, yalvarmak yakarmak.
Dile (dillere) düşmek : Yaptıkları hakkında dedikodu çıkmak; dile gel mek.
Dile gelmek: -1. bk. Dile düşmek -2. Konuşma yeteneği yokken ya da herhangi bir nedenle bu yeteneğini kaybetmişken konuşmaya başlamak.
Dile getirmek (bir şeyi, birini) : -1. Onu açıklamak, anlatmak. -2. Onu konuşturmak.
Dile kolay : “Anlatması kolay gibi görünür ama öyfe zor, öyle güç ki!” anlamında.
Dili açılmak (çözülmek): Herhangi bir nedenle konuşmazken konuş maya başlamak.
Dili ağırlaşmak : Hastalığı yüzünden güçlükle konuşmak
Dili bir karış : Büyüklerine karşı konuşurken saygısızlık eden kimse için söylenir.
Dili bir karış dışarı çıkmak : Çok yürümekten ya da konuşmaktan do layı aşırı yorulmak.
Dili çalmak : Konuşması, söyleyişi bir başka dili andırmak.
Dili çözülmek : bk. Dili açılmak.
Dili damağı kurumak : Çok konuşmaktan, heyecandan, susuzluktan ağzı kurumak, çok susamak; boğazı, damağı kurumak.
Dili damağına yapışmak : Uzun süre su içmediğinden ağzı kurumak
Dili dolaşmak: Korkudan, hastalıktan ya da sarhoşluktan söyleyeceği şeyi bir türlü anlatamamak
Dili döndüğü kadar: Anlatım gücü elverdiği ölçüde.
Dili dönmemek : Anlatmak istediğini tam söyleyememek
Dilimin ucunda : Bir adın, sözün, çok iyi bilindiği halde bir türlü anım-sanamaması durumunda söylenir.
Dilinden anlamak (birinin, bir şeyin) : -1. Onun ne demek istediğini kavramak. -2. Söz konusu şeyin özelliğini, o şey üzerinde ne yapıl ması ^gerektiğini bilmek

Dilinden düşürmemek (bir şeyi, birini) : Hep aynı kişiyi ya da şeyi anlatmak, hep ondan söz etmek.
Dilinden kurt ula mamak : Eleştirilerinden, siteminden, iğnelemelerin den, sataşmalarından kurtulamamak.
Dilinde tüy bitmek: Nasihat etmekten, yol göstermekten bıkıp usan mak.
Diline dolamak (bir şeyi, birini) : -1. Aynı şeyi sık sık her yerde söyle mek. -2. Bir kimseyi her yerde kötüleyip durmak.
Dilini eşek arası soksun : “Bundan böyle hoşa gitmeyecek söz söyle yemez ol (olsun)” anlamında ilenç sözü.
Dilinin altında bir şey olmak : Söz ve davranışlarından bir şeyler sak ladığı belli olmak.
Dilinin ucuna gelmek (bîr şey) : O şeyi, söyleyecek durumdayken herhangi bir düşünceyle söylemekten vazgeçmek.
Dilinin ucunda olmak : Çok iyi bildiği bir şeyi o anda hatırlayanıamak.
Dilini tutmak: Sonunu düşünerek rastgele söz söylemekten sakın mak.
Dili tutulmak : Korku, heyecan yüzünden konuşamaz duruma gelmek.
Dili uzamak : Haddini bilmeden konuşmaya başlamak.
Dili varmamak (bir şeye, söylemeye) : Kötü bir şey söylemeye niyet lenmişken söylememek, kendini tutmak; ağzı dili varmamak.
Dillere destan olmak : Herkes tarafından uzun uzun kendisinden söz edilir olmak.
Dil uzatmak (bir şeye, birine): Saygı duyulan bir kimse ya da kutsal bir yer, şey hakkında yakışık almayacak, aşağılayıcı sözler söytemek.
Dil yarası: Acı sözün yarattığı gönül kırgınlığı.
Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak : Daha iyi şeyler elde etmeye çalışırken elindekini de yitirmek.
Dinden imandan çıkmak : Çok öfkelenmek.
Dini bütün : Dinine çok bağlı, inana sağlam olan, dindar (kimse).
Dini imanı para : Paraya tapar gibi düşkün olan, paradan başka hiçbir şey düşünmeyen (kimse).
Dip bucak : -1. Göze çarpmayan yer. -2. Kıyı köşe.
Dirlik düzenlik : Birlikte yaşayan, çalışan kimseler arasındaki iyi geçin me duruma.
Dirlik yüzü görmemek : Yaşamı boyunca huzur ve rahata kavuşma mak.
Dirsek çevirmek (birine) : Daha önce işbirliği yaptığı kişiye, çıkar iliş kisi son bulunca olumsuz tavır takınmak. (Kars. Yüz çevirmek.)
Dirsek çürütmek: Bilgisini arttırmak İçin uzun süre masa başı çalış ması (öğrenim) yapmış olmak.
Diskur geçmek (çekmek) (birine): Onunla yaptıktan, yapması gere kenler konusunda uzun bir konuşma yapmak; nutuk çekmek.
Diş bilemek (birine): Kızdığı birine kötülük yapmak için fırsat kolla mak.
Dişe dokunur : İşe yarar, belirtilmeye değer, önemli.
Diş geçirememek (birine): O kimseye istediğini yaptırmaya gücü yet memek.
Dişinden tırnağından artırmak : Yiyeceğinden, giyeceğinden keserek para biriktirmek.
Dişinin kovuğuna (oyuğuna) bile gitmemek: Yediği yiyecek ya da el de ettiği, payına düşen şey kendisine pek az gelmek.
Dişini sıkmak : Güçlük ve sıkıntılara katlanmak, dayanmak.
Dişini tırnağına takmak: Çok büyük güçlüklere, sıkıntılara, katlanmak; bütün gücünü kullanmak.
Diyeceği olmamak: Bir itirazı, söyleyecek herhangi bir sözü bulunma mak.
Dize gelmek: -1. Baş eğmek, boyun eğmek. -2. Yenilip teslim olmak.
Dize getirmek (birini) : -1: Kendisine direneni alt ederek buyruğuna uyacak duruma getirmek. -2. Yenip teslim almak.
Dizini dövmek : Çok pişman olmak.
Dizinin dibi: Yanı başı.
Dizleri kesilmek: Dizlerinde derman, güç kalmamak.
Dizlerinin bağı çözülmek : Korku, aşırı yorulma gibiTar nedenle ayak ta duramayacak duruma gelmek.
Dobra dobra (söylemek, konuşmak): Hiç çekinmeden, sakınmadan, gerçeği, düşündüklerini olduğu gibi (söylemek).
Doğru bulmak (bir şeyi) : Onu uygun görmek, onaylamak.
Doğru çıkmak : Gerçek olduğu gibi anlaşılmak.
Doğrudan doğruya: Hiçbir aracı kullanmadan, araya başka bir şey girmeden.
Doğru doğru dosdoğru : “En doğrusu şu ki.” anlamında.
Doğru durmak : Uslu.durmak, yaramazlık yapmamak.
Doğru dürüst: -1. Kusuru, yanlışı, eksiği olmayan kimse ya da şey için söylenir. -2, Kusursuz, yanlışsız, eksiksiz biçimde, tam olarak.
Doğru oturmak : Uslu durmak.
Doksan kapının ipini çekmek: Her yere uğramak; kırk kapının ipini çekmek.
Dokuz canlı: Ölümle sonuçlanabilecek birçok tehlikeyi atlatıp sağ ka labilen (kimse ya da canlı).
Dokuz doğurmak : Merakla, heyecanla, korkuyla beklemek.
Dokuz yorgan eskitmek (parçalamak): Çok uzun yaşamak.
Dolap beygiri gibi dönüp durmak : Dar bir çevrede aynı işi sürekli olarak yapıp durmak.
Dolap çevirmek (döndürmek) : Hile ile, yalan dolan ile iş görmek, dü zen kurmak.
Dolu dizgin gitmek : -1. Son hızla koşmak. -2. Önüne geçilemeyecek biçimde olmak.
Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı: “Hangi yolu dene di yse m olmadı, çözüm yolu bulamadım.” anlamında.
Domuzdan (bir) kıl çekmek (koparmak): Sevilmeyen ya da eli sıkı olan birinden az da olsa bir şey elde etmek. ‘
Dona, çekmek (hava): Hava sulan donduracak ölçüde soğumak.
Don çözülmek : Hava ısınmaya başlayarak buzlar çözülmek.
Don gömlek : Üzerinde sadece iç çamaşırı olmak üzere.
Don tutmak : Donmak, buz tutmak.
Dost düşman : Herkes.
Dosta düşmana karşı: Dosttan üzmemek, düşmanları sevindirmemek için.
Dostlar alışverişte görsün (diye) : “Sın” gösteriş olsun, iş görüyor den sin (diye).” anlamında.
Dostlar başından (dostlardan) ırak: “Dostlar böyle kötü durumlarla karşılaşmasınlar.” anlamında.
Doyum olmamak (bir şeye): O şeyden hiçbir şekilde bıkmamak, tadı na doyulmamak.
Dozunu ayarlamak : Ölçülü olmak; ölçülü davranmak.
Dozunu kaçırmak : Aşırı gitmek, ölçüyü aşmak.
Dönüm noktası: Bir olayın ulaştığı yeni bir aşama.
Dört ayak üstüne düşmek: Ummadığı bir şeyi, fazla emek harca madan edinivermek.-2.Tehlikeli bir durumu kazasız belasız atlatmak.
Dört başı mamur (bayındır): Her bakımdan istenildiği gibi olan, ku sursuz, mükemmel, yetkin.
Dört bir tarat: Her yer, her taraf.
Dört dönmek : Bir iş için telaşla oraya buraya koşmak, koşuşturup dur mak.
Dört dörtlük : Her yönüyle tam, kusursuz, mükemmel olan.
Dört duvar arasında (kalmak) : Evde, kapalı bir yerde (kalmak),
Dört elle sarılmak (yapışmak) (bir şeye) (birine) : -1. O şeyi İyice benimseyerek ve özenle yapmak için ele almak. -2. Destek ya da yardım umulan kimseyle sıkı bağlar kurmak.
Dört gözle bakmak : Dikkatlice bakmak.
Dört gözle beklemek : Çok isteyerek, özlemle,-sabırsızlıkla beklemek.
Dört köşe olmak; Çok keyiflenmek, büyük zevk duymak, çok sevin mek.
Dört yanı deniz kesilmek : Her yönden çaresizlik, umutsuzluk içinde kalmak.
Dudak bükmek: Bir şeyi beğenmediğini belirten davranışta bulun mak, umursamamak.
Dudak ısırmak : -1. Biçimsiz, ayıp bir duruma şaşmak. -2. Hayran kal mak.
Dudakları titremek : Ağlayacak duruma gelmek.
Dudak sarkıtmak : Hoşnutsuzluğunu, üzüntüsünü yüz ifadesiyle belli etmek; surat asmak, somurtmak.
Dudak tiryakisi: Sigarayı dumanını içine çekmeden dışarı üfleyerek içen tiryaki.
Duman almak (bir yeri) (bir şeyden) : -1. Orayı sis bürümek, sis kap lamak. -2. Sigaradan ya da sigara gibi sarılmış uyuşturucudan içine çekmek.
Duman altı olmak: Esrar içilen bir yerin havasından etkilenmek.
Duman attırmak : Birini üstünlüğünü göstererek korkutmak, sindirmek.
Duman etmek (birini, bir şeyi): -1. Onu yok etmek, dağıtıp bozmak. -2. Başarı göstermek, yenmek.
Dumanı üstünde : Çok yeni, çok taze olan.
Duman olmak : İşi, durumu bozulup, çok kötü duruma düşmek.
Dumura uğramak : Körelmek, canlılığını yitirmek, işlevini yapamaz ol mak.
Dur dinlen yok (dur otur yok, dur durak yok) : Durup dinlenme bil meden, hiç ara vermeden sürekli çalışmayı anlatır.
Dur kendime yer edeyim, bak sana neler edeyim : “Bana neler ne-ler yaptığını biliyorum, hele bir buraya yerleşeyim, sonra gör, sana neler yapacağım.” anlamında tehdit sözü.
Durdu durdu, turnayı gözünden vurdu : “Bıkmadı, sabretti, ama so nunda olumlu bjr sonuç, güzel bir şey ya da büyük bir kazanç elde etti.” anlamında gıpta sözü.
Durduğu (durduk) yerde : -1. Hiçbir emek harcamadan. -2. Gereği ol madığı halde, hiç gereği yokken; durup dururken. -3. Hatası ya da suçu olmadığı halde.
Durmuş oturmuş : -1. Davranışları ve düşünceleri tutarlı olan, olgun (kimse). -2. Büyük sorunları kalmamış, uzun süredir rahat bir yaşa ma biçimine girmiş (yer)..
Durumu bozulmak: -1. Parasal gücü azalmak, giderleri karşılayamaz olmak. -2. Eriştiği güzel durum kötüye gitmek.
Durumu düzelmek: -1. Parasal gücü iyileşmek. -2. önceki iyi durumu na kavuşmak.
Durup dinlenmeden : Aralıksız, arka arkaya, sürekli olarak. *
Durup dururken : -1. Birdenbire, ansızın, -2. Hiçbir neden yokken, hiç gereği olmadığı halde, hiç gereği yokken, durduğu yerde.
Dut gibi olmak: -1. Çok içip sarhoş almak. -2. Utanmak, bozum ol mak, mahcup olmak.
Dut yemiş bülbüle dönmek : Önceleri neşeli ve konuşkan iken» hiç sesi çıkmaz olmak.
Duymazlıktan (duymamazlıktan) gelmek : Duymamış gibi davran mak.
Düdük gibi: (Pantolon için) Kısalmış, dar, sıkı.
Düdük makarnası: Anlayışsız, sersem (kimse).
Düğüm noktası: Bir işin sonuçlandın İm ası için öncelikle çözüme ka vuşturulması gereken en zor yanı.
Düğümü çözmek : Anlaşılması güç bir şeyi açıklığa kavuşturmak.
Düğüm üstüne düğüm atmak : Hiç para harcamayıp birikim yapmak.
Düğün bayram etmek : Çok sevinmek.
Düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü : “Ortada bir ne den yokken, niçin bu kadar yakınlık gösteriyor.” anlamında.
Dümdüz etmek (bir şeyi, yeri) : Onu yıkmak, kırıp dökmek, ezmek, yerle bir etmek.
Dümdüz olmak : Ezilmek, yıkılmak, kırılıp dökülmek, yerie bir olmak.
Dümen çevirmek : Hileye başvurarak iş görmek.
Dümen suyunda gitmek (birinin) : Bir kimseye her yönden bağımli ol mak, onun izinden yürümek.
Dümen yapmak : Dalavereyle, hüeyie başkasını aldatmaya çalışmak.
Dümenine bakmak : Çıkarından başka işle uğraşmamak, yasadışi yol-iarla da olsa çıkarına çalışmak.
Dün bir bugün iki: “Daha çok. fazla zaman geçmiş değil.” anlamında bir şeyin erken olduğunu anlatır.
Dün gibi: Çok yakın zamanda olmuş, yaşanmış gibi.
Dünden bugüne : Çabucak, az zamanda.
Dünden razı (hazır): “Bir öneriyi hemen seve seve kabul eden kimse için söylenir.
Dünkü çocuk : Genç, acemi, deneyimsiz (kimse).
Dünya ahret kardeşim olsun : “Karşı cinsten bir kimseye kardeşlik duygusundan başka bir duygu beslemem, kardeşim gözüyle baka rım, ona kötü gözle bakmam.” anlamında.
Dünya âlem : Herkes, tüm insanlar.
Dünya başına yıkılmak : Dayanamayacağı kadar büyük bir yıkıma uğ rayıp tüm umutlarını yitirmek, dirliği ve düzeni karmakarışık olmak.
Dünya bir araya gelse : “Tüm insanlar birlikte davranarak karşı olsa, engel olmaya çalışanlar çıksa bile, vız gelir.” anlamında.
Dünyadan elini eteğini çekmek : Çevresiyle, çevresinde olan bitenler le ilgisini kesmek, dünya işleriyle ilgilenmez olmak. (Kars. Bir köşe ye çekilmek, inzivaya çekilmek.)
Dünyadan geçmek (el çekmek, vazgeçmek) : Bir köşeye çekilip, top lum yaşamından uzak durmak, kendi halinde yaşamak.
Dünyadan haberi olmamak : Çevresinde neler olup bittiğinin farkında olmamak.
Dünyada olmaz (gelmez vb): Kesinlikle olmayacak yapılmayacak bir şey için söylenir; hayatta olmaz.
Dünya durdukça : Sonsuzluğa dek, ebediyen.
Dünya evine girmek : Evlenmek, yuva kurmak.
Dünya (gözüne, ona) zindan olmak (kesilmek) : Umutlarını yitirmek, karamsarlığa düşmek.
Dünya gözüyle (görmek}: Sağ iken, ölmeden Önce, sağlrğında (gör mek).
Dünya kadar : İstemediğin kadar, çok bol.
Dünya kazan ben kepçe : “Çok arandı, aranmadık yer bırakılmadı, her yer gezildi.” anlamında.
Dünyalar onun olmak: Çok sevinmek.
Dünyalığı(m) doğrultmak : Yaşadığı sürece yetecek kadar para kazan mak ya da gelir sağlamak.
Dünyanın kaç bucak (köşe) olduğunu anlamak: Yaşamın zorluğu nu, insanın çetin engellerle karşılaşabileceğini öğrenmek; Hanyayı Konya’yı öğrenmek.
Dünyanın kaç bucak (köşe) olduğunu göstermek (birine) : Onu yap tığına pişman etmek, ona hak ettiği cezayı vermek.
Dünyanın öbür (bir) ucu : Çok uzak yer.
Dünyası yıkılmak : Yaşama umudu yıkılmak, güzel hayalleri son bul mak.
Dünya varmış : “Oh! bunaltıcı, üzücü, sıkıntılı bu durumdan kurtul dum.” anlamında.
Dünyaya gelmek: Doğmak.
Dünyaya getirmek: Doğurmak.
Dünyaya gözlerini kapamak (yummak): Ömrü bitip Ölmek.
Dünyaya kazık kakmak : Çok yaşamak, uzun ömürlü olmak.
Dünyayı gözü görmemek: Sıkıntı, üzüntü, öfke, karamsarlık, hınç ya da çok mutlu olma gibi durumlarda başka bir şey düşünmemek.
Dünyayı haram etmek (birine) ; Ona hayatı yaşanılmaz duruma getir mek.
Dünyayı toz pembe görmek : En kötü, en acıklı durumlarda bile iyim ser olabilmek, durumun iyi yönleri bile olduğunu düşünmek.
Dünyayı tutmak : Her yerde duyulmak, ünü yayılmak.
Dünya yıkılsa umurunda değil: Sorum M uk duygusu gelişmemiş, hiç bir şeyle ilgilenmez, kaygısız, tasasız, gamsız kimse için söylenir.
Dünyayı zindan etmek (birine) : Onu çok sıkıntılı bir duruma sokmak.
Dünya zindan olmak (birine) : Umutlarını yitirmek, İyice karamsar ol mak.
Dürbünün tersiyle bakmak (bîr şeye) : Söz konusu şeyi çok küçüm semek, olduğundan daha az değerli, önemli görmek.
Düş görmek : Uyurken zihinde olay ve düşünceler belirmek; rüya gör mek.
Düş gücü : Bir şeyi zihinde canlandırma, yaratma, düşünme yeteneği; hayal gücü.
Düş kırıklığı: Çok istenilen, beklenilen ya da umulan bir şeyin gerçek leşmemesi halinde beliren duygusal durum; hayal kırıklığı.
Düş kurmak : Olmamış bir şeyi, olması olanaksız ya da gelecekte ola bilecek bir şayi hayalinde canlandırmak; hayal kurmak.
Düşe kalka : Güçlüklerle karşılaşarak, zor bela; iyi kötü.
Düşüncesini açmak (birine) : Herhangi bir konudaki görüşünü, endi şesini bildirmek.
Düşüncesini almak : Herhangi bir konuda görüşünü öğrenmek.
Düşüncesini okumak : Birinin ne düşündüğünü anlamak.
Düşünceye dalmak : Dalgın bir durumda derin derin düşünmek.
Düşünceye varmak: Bir kanıya ulaşmak, çözümü bulmak.
Düşün düşün, boktur işin : Durumu kötü olan, hiçbir çıkar yol bulama yan kimsenin kendi kendine söylediği söz.
Düşünüp taşınmak : Bir konuyu her yönüyle iyice düşünmek, buna gö re karar vermek.
Düşüp kalkmak (biriyle): -1. Biriyle yasa ve törelerin uygun görmedi ği biçimde, birlikte yaşamak. -2. O kimseyle yakın ilişki içinde bulun mak, yakın arkadaşlık etmek.
Düttürü Leyla: Çok dar ve kısa giyinmiş kadın için söylenir.
Düzene koymak (sokmak) (bir şeyi): -1. Yolunda gitmesini sağla mak, uygun biçimde çalışır duruma getirmek. -2. Dağınıklıktan kurta rıp derli toplu duruma getirmek.
Düzen kurmak: -1. Gerekli araç ve gereçleri kullanıma sokarak, onla ra işlerlik kazandırmak. -2. Hileye başvurmak, dolap çevirmek.
Düzlüğe çıkmak : Engelleri aşmak, işini,yoluna koymak.